6 Ekim 2016 Perşembe

Bulgakov'un Kaleminden Moliére...

Not: Aşağıdaki inceleme aslen “kitap-lık” isimli edebiyat dergisinin Haziran 2012 sayısında (s.127 – 129) yayınlanmıştır.

-

Bugün elimde Rus diyarındaki bir ustanın elinden Frenk diyarındaki bir başka usta için incelikle kaleme alınmış, roman tadında bir biyografi var. Kendisini başta Üstad ve Margarita isimli başyapıtından tanıdığımız, talihsiz olduğu kadar büyük Mikhail Bulgakov; modern güldürü tiyatrosunun kurucularından, Fransız piyeslerinin tarihi kralı Jean-Baptiste Poquelin’nin, yani nam-ı diğer Moliére’in yaşantısını ele alıyor. Moliére’in sanatını icra etmesindeki baskı ve zorluklar hususunda biyografide öne çıkan bazı olguları idrak edebilmemiz için, öncelikle Bulgakov ve Moliére’in yaşam ve sanat tecrübelerine göz atmamız gerekli. Söz konusu eser biyografik bir roman olduğundan, sonrasındaysa yan kaynaklardan istifade ederek yazar-eser ilişkisi kısmına değiniriz.

Bulgakov 1891 yılında Kiev’de eğitim ve kültürlü bir profesörün reisliğini yaptığı “Beyaz” bir ailede dünyaya geldi. Tıp eğitimi aldı. Birinci Harp’te (1914-18), cephe gerisinde doktorluk yapı. Bolşevik Devrimi’nin akabindeki kanın gövdeyi götürdüğü Rus İç Savaşı’nda (1917-23) hem beyazlar hem de kızıllar için doktorluk yaptı. Daha sonra tabiplik mesleğini bırakarak edebiyata yöneldi. İsrafil’in Sur’unu andırırcasına gürleyen topların, tankların, tüfeklerin ve bir mezbaha gibi bir biri üstüne yığılan cesetlerin arasında gerçek bir sanatçının yolunu izledi: kimin haklı, kimin haksız olduğuna umar vermedi. Yıkımın, altüst olan hayatların, üzerinden uygun adım geçilen hayallerin üzerinde durdu. Eserlerinin yasaklanması sonucu açlığa, yalnızlığa ve baskıya mahkum edilen Bulgakov sonunda isyan ederek Stalin’den ülke dışına çıkma izni istedi (Ossip Mandelstamm, Stalin’e Mektuplar, İletişim, 1991). Lakin Stalin bu talebi geri çevirerek kendisine Moskova Sanat Tiyatrosu’nda alay edercesine yönetmen yardımcılığı ve metin danışmanlığı sadakası verdi. Son yıllarında Moliere Efendi (1933) ve şaheseri Üstad ve Margarita’yı (1940) yazarak geçiren Bulgakov  yaşadığı bütün baskı ve çirkinliklere bir de İkinci Dünya Savaşı’nın eklenmesine itiraz edercesine 1940’da hayata erkenden veda etti. Eserleri ancak “De-Stalinizasyon” dönemine denk gelen 1962 yılında basılabildi.


Mihail Afanesyeviç Bulgakov.

Elbette 18.Yüzyıl’daki Büyük Katerina döneminden itibaren Fransız dil, sanat ve düşün dünyasının Rusya üzerindeki  etkisi bir sır değil. Fakat Griboyedov, Puşkin ve Gogol üzerindeki etkilerine rağmen  Bulgakov’un Moliere ile ilgili hem bir oyun Moliere (1936), hem de edebi bir biyografi (1933) yazmış olması onun bu tiyatrocuya karşı olan düşkünlüğünü göstermektedir. Bu düşkünlüğün izlerini yazarın Moliére ile özdeşlik kurduğu yapıtlarında aramalı.

Moliére 13 Ocak 1622’de Jean-Baptieste Poquelin ismiyle dünyaya geldi. Lakin bizim genç yetenek önce babadan kalma varlıklı halıcılığı, sonrasındaysa babaya karşı uzatmaları oynamak adına kabullendiği avukatlık mesleğini tiyatroya katılmak adına genç yaşta terk etti (aynı gelecekte Bulgakov’un edebiyat ve tiyatro için tabipliği bırakacağı gibi). Armand dé Bourbon gibi mavi kanlıların devam ettiği Clértmont kolejinde iyi bir eğitim aldı. Hatta bir arkadaşı sayesinde Aristo’ya temelli zamanın skolastik felsefesine karşı çıkan Pierre Cassendi’den bile ders aldı. Bu dersler nihayetinde Aristo’nun Poetika’sına dayanan klasik tiyatronun “zaman, eylem,mekan” birlikteliğini reddederek modern tiyatronun kurucularından olmasını sağlayacaktı. Paris’te 1643 yılında ilk tiyatro kumpanyasını tiyatrosunu kurdu. 1645 yılında başarısızlığın demir parmaklıkları ardında 2.000 livrelik borcundan ötürü hapis yatıyordu. 1646’da Paris’den ayrıldı ve 1658’de Paris’e dönene kadar samanlıklarda uyudu; beş para etmez yerel yöneticilerin nazına katlandı. Fakat sonunda beceremediği trajediler yerine dehalıkla yazdığı güldürülerle kendi yüzü de güldü ve “Kralın Kumpanyası” adı altında Fransa’nın en ihtişamlı kralı XIV.Louis’nin desteği ve koruması altında varlıklı ve mesleğinin en başarılı adamı olarak öldü.


Eserin İngiltere basımı.

Bu açıdan ikisi de çetin yaşamlar sürmüş ve Bulgakov sonunda Pantheon’da Moliére’e katılmış olsa da yaşam öykülerinde pek bir parellik görünmüyor. Ama gelin biz biraz detaya inelim; çünkü söz konusu baskı ve yıldırmalar ve biri XIV.Louis öteki Stalin isimli iki büyük despotun altında iki oyuncunun paylaştığı çok şey var. Moliere sırayla sayacak olursak Gülünç Kibarlar ile Fransız edebiyat sosyetesinin komik hallerini konu alarak mezkurları kendine düşman etti. Oyun yasaklandı ve bir süre sonra zar zor tekrar gösterime girebildi. Arkasından Kibarlar ve Boynuz’lu isimli oyunda burjuva tiplemesi bir sosyal komedi olarak seyircinin önüne konuldu. XIV. Louis’nin bile gölgesinde kaldığı Fransa’nın büyük devlet adamı Kardinal Mazarin oyunu beğenmemiş olmasa, o da güme gidecekti. Sonrasında Zoraki Nikah(1664), Tartuffe(1664) ve Don Juan’da Aristocular ve kilise sırasıyla Moliére’e düşman oldu. Özellikle Tartuffe’de söz konusu olan sahtekar rahip tiplemesi yüzünden Paris Başpiskoposu krala ültimatom verdi. Hatta Perder Roulle isimli bir rahip Moliére ve eserinin halkın huzurunda ateşe atılmasını talep eden bir kitap bile yazdı.


Jean-Baptiste Poquelin / Moliére.

Bulgakov’un yaşam öyküsü özellikle Tartuffe ile Türbinlerin Günleri arasında bir parallelik sunar. Paris Başpiskoposu öfke içinde Moliére’i lanetlerken, o günlerde Paris’te olan Papa’nın akrabası ve Roma elçisi kardinal (herhalde yarasız bir din adamı olduğundan) oyunda bir sorun görmediğini Moliére’e bizzat söylemiştir. “Papa’dan çok Papa’cı” olmak terimi bu noktada yerinde olacaktır. Bulgakov mezkur eser için şöyle yazar: “Bir oyuncunun yaşam cilvelerini, iniş ve çıkışlarını kim aydınlatabilir? 1664 ve 1667 yılında sahnelenmemiş bir oyunun 1669 yılında oynanabilmesini kim açıklayabilir?” (s.184) Öte yandan Bulgakov’un sürgün ve göçmenlerin trajedilerine ayna tuttuğu Beyaz Muhafızlar (1926) isimli romanı Sovyet hükümeti gazetesini kapattığı için bütünüyle basılamadı. Akabinde roman Türbinlerin Günleri adı altında tiyatroya uyarlanarak tekrar yayınlandı. Aynı üzerinde değişiklikler yapılan Tartuffe gibi büyük başarı kazandı ve yeniden yasaklandı. Sovyet yazınının bayraktar ve üstadı Maksim Gorki’nin bile “Mükemmel bir komedi, ben üç kez okudum” dediği Kaçış gibi oyunlar, işlevi Polütbüro’nun çalgıcılığıyla sınırlandırılmış olan Sovyet edebi orkestrasınca topa tutuldu. Gorki’nin oyunda Beyaz generallerin sevimlileştirildiği savına itiraz etmesi oyunun yasaklanmasını engellemedi. Sonrasında ancak 1932 yılında Stalin’in araya girmesiyle sansür kaldırıldı. Tahkik edince Papa’nın elçisi ile Gorki, Tartuffe ile Türbinler, Moliére ile Bulgakov, Louis ile Stalin arasındaki benzeştirilmeyi görmemek elde değil…

Söz konusu olayları Moliére isimli oyun ve daha sonra da biyografisinde alan Bulgakov, bu kez de Sovyet tiyatrosunun yıldızı Stanilavski ile savaşa girdi. Bulgakov’un derdi bir insanı tüm halleriyle anlatmaktı. Tartuffe’ünü, çocuğunu sansürden kurtarmak için kralın ayaklarına kapanan gerçek Moliére, Sovyet tiyatrosu ve tarihçilerinin ısmarladığı Hobbes’un Leviathan’ının vücuda gelmiş XIV. Louis’ye “direnen Moliére”e benzemiyordu. Haliyle Stanilavski, Moliére’i “durmadan dalaşan” değil “bir deha” olarak görmek istediğini söyledi. Stanilavski’nin bu tavrına en güzel yorumu Soviet Theatre After Stalin isimli eserinde Anatoli Smelianski getirir: “Mutlak iktidarla olan münasebetlerinde Bulgakov’un Moliere’i muhtemelen en zor yolu seçti. Sanatçı oyununu kurtmak adına kul olmaya, patronunun çizmelerini alayıp bir solucan gibi davranmaya hazırladı kendini. Stanilavski oyunun görüşünden mütemadiyen rahatsız oldu. O, Moliére’i kralla mücadele eden bir deha olarak görmek istemişti. Kendisi sanatçıları solucan gibi süründüren Sovyet rejimi sahnede yalnızca “savaşan” sanatçılara izin veriyordu. Bu Stalinavski’nin de meyilli olduğu, sadizmin özel bir biçimiydi” (Cambridge University Press, 1999 , s.66 – kişisel çeviri). Maureen Perrie ise The Cult of Ivan the Terrible in Stalin’s Russia isimli eserinde konu hakkında şöyle bir referans veriyor: “Kerzhentsev Moliére hususunda Stalin’e ‘Bulgakov seyircide proleterya diktatörlüğü ve XIV. Louis’nin keyfi tiranlığı altındaki yazarın konumu arasında bir analoji uyandırmaya çalışıyor’ diye şikayette bulunuyordu.”

Okuyucuya kitabı daha derinlemesine okuyabilmesi hususunda yardımcı olabilecek bu bilgiler ve değerlendirmeleri sağladıktan sonra daha fazla uzatmayalım. Haliyle eserin ne salt edebi, ne de salt kurgusal olmayan münferit yapısı yazar-eser ilişkisi dışındaki bir edebi tenkiti gerektirmiyor; sanat, siyaset ve toplumsal tarihiyle çok geniş bir okuyucu yelpazesine hitap ediyor. Bulgakov’un biyografi okumayı adeta roman okumaya çeviren,  kalemiyle resim yaparcasına betimlediği XVII.Yüzyıl Fransa’sındaki, siyaset, sanat, toplumsal yaşam ve “Moliére Efendi”nin neşeli anlatımı ve Özdemir İnce’nin günümüzdeki sakat-kırık çevirilere ders niteliğindeki şahane çevirisiyle eser kitaplığınızda ona ayıracağınız yeri fazlasıyla hak ediyor. Kendisinin de Beşir Fuad üzerine biyografi türünün güzide örneklerinden birini vermiş olan Türk edebiyatının duayenlerinden Orhan Okay bir röportajında biyografiler hakkında dediği gibi: “Bugün birçok araştırıcılar biyografiyi edebiyattan uzak tutuyorlar. Değil büyük bir sanatkârı, sıradan bir insanı bile tanımak bize çok şey kazandırır. Belki o yolla kendimizi de tanırız.”

-

Selçuk Uygur 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder