4 Ekim 2016 Salı

Kızıl Ordu Kahramanı Vasili Grossman’dan Sovyet Rusya’nın Ukrayna Soykırımı “Holodomor” Üzerine

Daha önce Holodomor ile ilgili yazıları sıklaştıracağımı söyleyip, Waffen-SS piyadesi Erwin Bartmann’ın hatıratından ufak bir parçayı Türkçeye çevirerek konuya giriş yapmıştım. Şimdiyse Vasili Grossman’ın yarı otobiyografik romanı Her Şey Geçip Gider’den (Vsyo teçyot), Holodomor ile ilgili bugüne kadar kaleme alınmış en çarpıcı metinlerden birini alıntılayacağım. Ama önce Grossman’ın kim olduğuna dair kısaca bir bilgi verelim, zira yazarın kimliği, şüphesiz yazdıklarını çok daha çarpıcı kılmaktadır.
Vasili Semyonoviç Grossman, 1905′te Ukrayna’da, asimile olmuş Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Moskova’da kimya mühendisliği eğitimi gördü, Donbass havzasında kimya mühendisi olarak çalıştı. 1930′dan sonra yazar olmaya karar vererek öykü, roman ve oyunlar kaleme aldı. II. Dünya Savaşı’nın başından itibaren savaş muhabiri olarak Sovyet ordusuyla birlikte Moskova, Stalingrad, Kursk ve Berlin savaşlarına katıldı; özellikle Stalingrad Savunması sırasında yazdığı yazılar ve sergilediği cesaretle Kızıl Ordu’da bir efsane haline geldi; Kızıl Yıldız Nişanı, Kızıl Bayrak Nişanı ve Stalingrad Savunması madalyalarıyla ödüllendirildi. 1943–46 yılları arasında İlya Ehrenburg’la birlikte, Almanların, işgal altındaki SSCB topraklarında Yahudileri yaptıkları katliamları anlatan Çornaya Kniga (Kara Kitap) isimli çalışmayı hazırladı. İlk kez tnaıklıklara dayalı bir bilge niteliği taşıyan ve gerek tarihî, gerekse insani açıdan büyük öneme sahip bu kitap, Stalin’in “kozmopolitizm”e karşı başlattığı kampanya nedeniyle imha edilerek, ancak yıllar sonra gün ışığına çıkabildi. Narod Bessmerten (Ölümsüz Halk) adlı romanı, tıpkı Stepan Kolçugin gibi Stalin Ödülü’ne aday gösterildi ama Stalin tarafından veto edildi. Grossman’ın bir sonraki eseri Za Pravoye Delo (Haklı Bir Dava Uğruna — 1952) başlarda övgü konusu olsa da, ardından kınandı. Grossman’ın Nazi ölüm kamplarını anlattığı ilk yazı olan Treblinka Cehennemi(1944) adlı makalesi, Nürnberg Duruşmaları’nda yeniden yayımlandı ve belge olarak kullanıldı. Başyapıtı Yaşam ve Yazgı’yı 1960 yılında bitiren Grossman, müsveddelerini Znamya dergisine verdi. Ancak roman reddedildiği gibi, devlet güvenlik organları romanı mahkûm ederek ilgili her şeye el koydu. Sovyet toplumunu Yaşam ve Yazgı’dan daha da ağır eleştiren Her Şey Geçip Gider’i tamamladı. Grossman, yaşamının son on yılını Sovyet rejiminin yoğun baskısı altında, eserlerinin hemen hemen hiçbirinin yayımlandığını göremeden geçirerek 1964 yılında umutsuzluk içerisinde mide kanserinden Moskova’da hayata veda etti. Rejim muhalifleri tarafından ülke dışına çıkarılan Yaşam ve Yazgı bazı eksikliklere rağmen ilk kez 1980′de İsviçre’de basıldı. Başyapıtı Yaşam ve Yazgı yıllar sonra yüz binler tarafından okundu ve eleştirmenlerce “XX. yüzyılın Savaş ve Barış’ı” olarak nitelendirildi. Yazarlığının yanı sıra tarihin en önemli savaş muhabirlerinden biri olarak görülen Grossman’ın ölümünden sonra Antony Beevor gibi tarihçilerce derlenen II. Dünya Savaşı yazıları, eleştirmen ve tarihçiler tarafından bu alandaki en önemli çalışmalardan kabul edilir.

Grossman’ın II. Dünya Savaşı’ndaki çatışmalar esnasında çekilmiş bir fotoğrafı.

Grossman gibi, annesini Alman işgalinde kaybetmiş, Sovyet rejimine II. Dünya Savaşı’nda savaş muhabiri olarak büyük hizmet vermiş, 1943 yılında yarbay rütbesine terfi ettirilmiş ve Kızıl Ordu gazetesi Krasnaia zvezda’ya (Kızıl Yıldız) yazdığı makalelerle cephedeki Sovyet askerlerinin yüreğini savaş tutkusuyla doldurmuş bir ismin nasıl olup da Sovyet rejimi tarafından neredeyse öldürülmenin kıyısından döndüğü (söz konusu dönüş Stalin’in ölümünün Mart 1953′teki talihli zamanlamasıyla gerçekleşmişti) daha sonraya sakladığım bir yazının konusunu teşkil ediyor. Holodomor’un sebep-sonuç ilişkisi içinde gelişen sistematik bir soykırım olduğuna dair taslağı üzerinde çalıştığım yazı da öyle. Ama şimdilik sözü Grossman’a bırakalım…
***
Açlıktan öldürme cezası gelmişti. O zaman artık yer silmiyordum, muhasebeci olmuştum. Aktivist olarak beni de bir kolhozun takviyesi için Ukrayna’ya gönderdiler. Bize anlatıldığına göre, onlarda özel mülkiyet ruhu Rusya’dakinden daha güçlüydü. Ama aslında onlardaki durum bizdekinden daha kötüydü. Beni yakın bir yere göndermişlerdi, biz bazen Ukrayna sınırına yakındık, gideceğim yerle bizim köyün arası arabayla üç saatti. Güzel bir yerdi. Oraya gittim, insanlar diğer insanlar gibiydi. Onların muhasebecisi oldum.
Her şeyi kavradığımı sanıyorum. İhtiyar bana boşuna ‘Bakan’ diye ad takmamıştı. Bunu sadece sana söylüyorum, çünkü seni kendim gibi görüyorum, yoksa yabancı birine hiçbir zaman kendimi övmem. Bütün hesapları kâğıda yazmadan aklımda tutuyordum. Bir bilgilendirme toplantısı olduğunda, bizim troyka* (Troyka, üç at koşulan araba veya kızak anlamının yanı sıra üç kişiden oluşan yönetim anlamına gelir) toplandığında, yöneticiler içki içerken yapılan bütün konuşmaları dinliyordum.
Bu duruma nasıl gelinmişti? Kulakların mallarına el konulduktan sonra ekili alanlar büyük ölçüde azalmış ve verim düşmüştü. Oysa kulaklar gittikten sonra sözde yaşamımızın bir anda geliştiğine ilişkin bilgiler veriliyordu. Köy sovyeti bölgeye, bölge eyalete, eyalet Moskova’ya yalan söylüyordu. Stalin sevinsin, diye mutlu bir yaşamdan söz ediliyordu raporlarda: Stalin’in devleti baştan sona kolhoz tahılının içinde yüzecekti. İlk kolhoz ürünü olgunlaşıyordu, Moskova satın alıp stoklayacağı ürünle ilgili rakamları vermişti. Her şey yapılması gerektiği gibi yapılıyordu: merkez eyaletlere, eyaletler bölgelere. Bizim köye de stok rakamlarını verdiler: On yılda bile gerçekleştirilemeyecek rakamlar! Köy sovyetinde ağzına içki koymayanlar bile korkudan sarhoş oluncaya kadar içtiler. Besbelli, Moskova en çok Ukrayna’ya bel bağlamıştı. Sonradan en fazla kin ve öfke de Ukrayna’nın payına düştü. Bilinen laflar: Planı yerine getirmedin, demek ki sende işe yaramaz bir kulaksın.
Planı yerine getirmek elbette mümkün değildi, ekili alanlar azalmıştı, verim düşmüştü, kolhozun tahıl denizi nereden, nasıl elde edilecekti?
Demek ki, sakladılar! İşe yaramaz, tembel kulaklar. Kulakları toplayıp götürmüşlerdi, ama kulak olma ruhu kalmıştı geride. Özel mülkiyet düşüncesi Ukrayna köylüsünün kafasında ev sahipliğini sürdürüyordu.
Topluca adam öldürme kararını kim imzalamıştı? Sık sık düşünürüm, gerçekten Stalin mi diye. Rusya tarihi boyunca böyle bir emir bir kez bile verilmemiştir sanırım. Çar’ı bir kenara bırakın, Tatarlar, Alman işgalciler bile böyle bir emrin altını imzalamamışlardı. Oysa bu emir, Ukrayna’da, Don’da, Kuban’da köylüleri açlıktan öldürmek, küçük çocuklarıyla birlikte öldürmek demekti. Eldeki bütün tohumlara el konulması emrediliyordu. Sanki buğday değil de bomba ya da makineli tüfek arar gibi tahıl arıyorlardı. Toprağı süngülerle, tüfek temizleme çubuklarıyla delik deşik ettiler, bütün bodrumları kazdılar, döşemeleri kırdılar, sebze bahçelerini aradılar. Bazı evlerde çömleklerin, çamaşır teknelerinin içine dökülmüş tahılları alıp götürdüler. Bir kadının elinden pişirdiği ekmeği alıp at arabasına koydular ve bölge merkezine götürdüler.
Gece gündüz at arabalarının gıcırtısı duyuluyordu, toprağın üzerinde bir toz bulutu asılıydı, ekini koyacak silo yoktu, toprağın üzerine döküyorlardı, çevrede nöbetçiler dolaşıyordu. Kışa doğru ekin yağmurdan ıslandı, çürümeye başladı, Sovyet yönetiminin elinde köylünün ekininin üzerini örtmeye yetecek kadar çadır bezi yoktu.
Köylerden tahıl getirmeyi sürdürdükleri sürece çevrede bir toz bulutu yükseldi; her şey, köy, tarlalar, gece vakti ay bile toz duman içinde kaldı. Biri aklını kaçırdı, “Yanıyoruz, gök yanıyor, toprak yanıyor,” diye bağırıyordu. Hayır, gök yanmıyordu, yanan yaşamdı.
İşte o zaman anladım, Sovyet yönetimi için en önemli şey plandı. Planı yerine getir! Plana göre dağıtımı, teslimatı yap! En temel mesele devlet. İnsanlar ise solda sıfır.
Babalar ve analar birazcık da olsa buğday saklayarak çocuklarını kurtarmak istiyorlardı. Oysa onlara, “Sizin içinizde sosyalizm ülkesine karşı korkunç bir nefret var, planı bozmak istiyorsunuz, asalaklar, kulak yanlısı köylüler, alçaklar,” diyorlardı. Planı bozmak değil, çocuklarını kurtarmak, kendilerini kurtarmaktı istedikleri. Yemek yemek insanların ihtiyacıdır.
Her şeyi anlatabilirim, bir hikâyede sözler vardır sadece, oysa bu yaşamın ta kendisiydi, acı çekmekti, açlıktan ölmekti. Ha bu arada, ekine el koyulduğunda yiyeceğin fonlardan verileceğini açıklamışlardı aktivistlere. Yalandı. Aç insanlara tek bir tahıl tanesi bile vermediler.
Ekine kim el koydu? Çoğu bölge yürütme komitesinden, parti bölge komitesinden kendi adamlarımız, Komsomol’dan kendi çocuklarımız, bizim delikanlılar, tabii polis, NKVD görevlileri, kimi yerde askerî birlikler bile vardı, ben seferber durumda bir tek Moskovalı gördüm, ama o da pek gayret göstermiyor, sürekli gitmek istiyordu. Kulakların mallarına el konulması sırasında olduğu gibi insanlar yine sersemlemiş, canavar kesilmişlerdi.
Oralı bir polis olan Grişa Sayenko evli bir adamdı ve bayramda gezmeye gelmişti. Neşeli biriydi, hem güzel tango ve vals yapar, hem de Ukrayna halk şarkıları söylerdi. Bir gün bembeyaz saçlı bir dedecik yanına yaklaştı ve, “Grişa, siz hepimizi koruyorsunuz, bu öldürmekten daha beter bir şey, işçi-köylü iktidarı neden köylülere karşı çarın bile yapmadığı şeyi yapıyor?” dedi. Grişa, adama vurdu, sonra da ellerini yıkamak için kuyuya doğru giderken çevredekilere, “Bu asalağına suratına dokunduktan sonra elime nasıl kaşık alırım,” dedi.
Ekini götürdükleri sürede ortalık gece gündüz toz duman içindeydi. Göğün yarısını kaplayan ay, taşı andırıyordu ve ayın bu hali yüzünden her şey yabanıl görünüyordu. Geceler nasıl sıcaktı, tıpkı koyun postuna bürünmüş gibi, çiğnenmiş, kim bilir kaç kez çiğnenmiş tarlalar ölüm cezası gibi korkunçtu.
İnsanlar sersem gibiydiler, âdeta yabanileşen büyükbaş hayvanlar ürküyor, böğürüyor, sızlanıyor, köpekler geceleri korkunç şekilde uluyordu. Toprak çatırdıyordu.
Sonra sonbahar geldi, yağmurlar başladı, sonra karlı bir kış. Ekmek dersen yok.
Bölge merkezinden satın alamıyorsun, çünkü kart sistemi var. İstasyondan alamıyorsun, dükkândan alamıyorsun, çünkü silahlı muhafızlar izin vermiyor. Alınıp satılan ekmek yok.
Sonbahardan itibaren patatese yüklenmeye başladı insanlar, ekmek olmayınca o da çabucak bitti. Noel’e doğru büyükbaş hayvanları kesmeye başladılar. Ama kemiklerin üzerindeki et de zayıftı. Tavukları kestiler tabii. Etleri de çabucak yiyip bitirdiler, sütün ise damlası bile yoktu, tüm köyde bir tek yumurta bulamıyordun. Asıl önemlisi ekmek yoktu. Köydeki buğdayı son tanesine dek alıp götürmüşlerdi. Yazlık buğday için ekecek tek bir şey yok, tohumlukları da son tanesine kadar toplamışlardı. Kışlık buğday ise henüz karın altında, ufukta ilkbahar görünmüyor, köy artık açlık durumuna giriyor. Eti, eldeki buğdayı yiyip bitirdiler, patatesi de bitiriyorlar, ailesi büyük olanlar hepsini yiyip bitirdi.
Köy sovyetinden, bölgeden ödünç istemeye başladılar. Yanıt bile verilmiyor. Bölgeye gitmeye kalksan at yok, toprak yoldan yürüyerek on dokuz kilometre.
Korkunç bir şeydi. Analar çocuklarına bakıyorlar ve korkudan çığlık atmaya başlıyorlar. Eve yılan girmiş gibi çığlık atıyorlar. Bu yılan, ölümün, açlığın ta kendisi. Ne yapmalı? Köylülerin aklındaki tek şey, bir şeyler bulup yemek. Yutkunuyorlar, çenelerini oynatıyorlar, salyaları akıyor. Hep salyanı yutuyorsun, ama salya da karın doyurmuyor. Gece uyanıyorsun, etraf sessiz, ne bir konuşma ne de armonika sesi var. Mezarda gibi, sadece açlık dolaşıyor ortalıkta, o uyumuyor. Köy evlerinde çocuklar sabahtan başlıyorlar ağlamaya, ekmek istiyorlar. Anaları ne versin bu çocuklara, kar mı? Hiç kimseden yardım da gelmiyor. Partililerden gelen tek yanıt, yan gelip yatmamak, çalışmak gerekirdi şeklinde. Bir yanıt daha veriyorlardı: Kendi evinizde arayın yiyeceği, sizin köyde üç yıllık buğday gömülüdür.
Ancak kışın gerçek anlamda açlık yoktu daha. Tabii ki, insanlar solup sararmışlardı, patates kabuklarından karınları şişmişti, ama vücutları şişmemişti daha. Karın altından meşe palamudu arayıp buluyorlar, palamutları kurutuyorlardı, değirmenci değirmentaşlarının arasını daha geniş tutuyor, palamutları öğütüp un haline getiriyordu. Palamuttan ekmek, daha doğrusu pide yapıyorlardı. Bu pidelerin rengi çok koyuydu, çavdar ekmeğinden daha koyuydu. Kimisi kepek ya da ezilmiş patates kabukları katıyordu hamura. Palamutlar çabucak bitti, meşe korusu büyük değildi, aynı anda üç köy birden koruya hücum etmişti. Kentten bir temsilci gelmişti ve köy sovyetinde bize, işte görüyorsunuz, asalaklar, sırf çalışmamak için karın altından elleriyle palamut çıkarıyorlar, diyordu.
Büyük sınıflar neredeyse ilkbahara kadar okula gittiler, küçükler ise kışın okulu bıraktılar. İlkbaharda okul kapandı, öğretmen hanım kente gitti. Yiyecek bir şey kalmadığından sağlık merkezindeki sağlık memuru da gitti.
Açlığı ilaçla iyileştiremezsin. Köy yapayalnız kalmıştı, etraf boştu ve evlerde aç insanlar vardı. Kentten türlü türlü temsilciler de gelmekten vazgeçmişlerdi artık, ne için geleceklerdi zaten. Aç insanların elinden alacak bir şey yoktu, dolayısıyla gelmelerine gerek de yoktu. Tedavi etmeye de, okutmaya da gerek yoktu. Devlet bir insandan hiçbir şey alamadığı zaman o insan yararsız biri olur. Onu ne diye okutsun, tedavi etsin ki?
Tek başlarına kaldılar, devlet açlardan elini çekti. İnsanlar köyde dolaşmaya, birbirlerinden, yoksullar yoksullardan, açlar açlardan dilenmeye başladılar. Çok çocuklular, daha az çocuklu ya da tek çocuklu olanlardan, ilkbahardan önce elinde bir şeyler kalanlardan yiyecek dileniyorlardı. Bir avuç kepek ya da iki tanecik patates verdikleri oluyordu. Partililerse cimriliklerinden ya da kızdıklarından değil, çok korktukları için hiçbir şey vermiyorlardı. Devlet de aç insanlara bir buğday taneciği bile vermedi, oysa kendisi köylünün buğdayıyla ayakta duruyordu. Yoksa Stalin bunu bilmiyor muydu? Yaşlılar anlatıyorlardı: Nikolay zamanında da açlık olmuş, o zaman yardım ediliyor, borç veriliyor, köylüler kentlere gidip İsa hatrına yiyecek dileniyor, aşevleri açılıyor ve üniversite öğrencileri bağış topluyorlarmış. İşçi-köylü hükümeti döneminde ise bir buğday taneciği bile vermediler; yollardaki karakollar, asker, polis, NKVD, aç insanların köylerinden çıkmasına izin vermiyor, kente gidemiyorsun, istasyonların çevresinde, en küçük istasyonlarda bile nöbetçiler dolaşıyor. Size ekmek yok aile reisleri. Ama kentte işçilere karneyle sekiz yüzer gram ekmek veriyorlardı. Aman Tanrım, olur şey değil, tam sekiz yüz gram ekmek! Köy çocuklarına ise bir gram bile yok. Almanlar, Yahudi çocuklarını, “Sizin yaşamıza gerek yok, siz Yahudi’siniz,” deyip gaz odalarında boğdular. Burada olanı ise hiç anlayamıyorsun, onlar da Sovyet vatandaşı, onlar da Rus, bunlar da ve bir işçi-köylü iktidarı var, peki bu ölümler neden?
Karlar erimeye başladığında köy boğazına dek açlığa batmıştı.
Çocuklar ağlıyorlar, uyumuyorlar, gece de ekmek istiyorlar. İnsanların yüzleri toprak gibi, gözleri donuk, bakışları sarhoş. Ayaklarıyla yeri yoklayarak, elleriyle duvarlara tutunarak uykulu uykulu yürüyorlar. Açlık insanları sarsak yapıyor. Daha az dolaşıyor, daha çok yatıyorlar. Sürekli hayal görüyorlar: Gaipten bir atlı araba katarının gıcırtılarını duyuyorlar, Stalin, çocukları kurtarmak için bölge merkezinden un gönderiyormuş.
Kadınlar erkeklerden daha güçlüydüler, yaşama daha hırslı sarılıyorlardı. Ama onların işi daha zordu, çünkü çocuklar annelerinden yiyecek istiyorlardı. Bazı kadınlar çocuklarını oyalıyor, onları öpüyorlar, “Bağırmayın, sabredin, ben nereden yiyecek bulayım?” diyorlardı. Diğerleri deli gibiydiler, “Ağlayıp durmayın, gebertirim!” diyorlar ve yiyecek istemesinler diye ellerine geçirdikleri şeyle dövüyorlardı çocukları. Bazıları ise evden kaçıyor, çocuklarının çığlıklarını duymamak için komşu evlerde bekliyorlardı.
O zamana kadar kedi köpek kalmamıştı ortalıkta. Bu hayvanları yakalamak da zordu, insanlardan korkuyorardı, gözleri vahşi vahşi bakıyordu. Kedileri, köpekleri pişiriyorlardı, etleri kuruyordu, kafalarını kaynatıp jöle yapıyorlardı.
Kar kalktı ve insanlar şişmeye başladılar, vücutlarında açlık yüzünden ödemler oluşmuş, yüzleri, ayakları yastık gibi şişmiş, karınları su dolmuştu, sürekli çişleri geliyor, avluya çıkabilecek zaman bile bulamıyorlardı. Köylü çocuklara gelince, Alman kamplarındaki çocukları görmüş müydün sen, gazetede fotoğraflarını basmışlardı? Aynı onlar gibi, kafaları gülle gibi ağır, boyunları leylek boynu gibi inceydi, kollarında ve bacaklarında derilerinin altında kemiklerinin nasıl hareket ettiği, kemik uçlarının nasıl birleştirdiği görülürdü, iskeletlerin üzerine sarı gazlı bez sarılmış gibiydi. Çocukların yüzleri ise çok acı çekmiş yaşlı insanların yüzlerine benziyordu, sanki bu dünyada yetmiş yılları geçmişti çocukların, ilkbahara doğru artık yüz diye bir şey kalmamıştı: ya küçük gagalı bir kuş kafası ya da küçük bir kurbağa suratı, dudakları ince, geniş, bir diğerinin kayabalığı gibi ağzı açık. İnsana benzemeyen yüzler, ya gözler, Tanrım! Yoldaş Stalin, Tanrı aşkına, sen bu gözleri gördün mü? Belki de gerçekten bilmiyordu, baş dönmesi üzerine makale yazmakla meşguldü.

1933 senesinin Mart ayında Rusya ve Ukrayna’yı ziyaret eden Gareth Jones’un fotoğrafı.

Yemedikleri ne kaldı, fareleri yakaladılar, sıçanları, alacakargaları, serçeleri, karıncaları avladılar, toprağı kazıp solucanları çıkardılar, kemikleri, derileri, ayakkabı tabanlarını ezip un haline getirdiler, pis kokulu eski derileri erişte gibi kesiyorlar, tutkalı kaynatıp pişiriyorlardı. Otlar boy attığı zaman toprağı kazıp kökleri çıkarmaya, yaprakları, sürgünleri haşlamaya başladılar, kullanmadık şey kalmadı: Karahindiba, dulavratotu, çançiçeği, yakıotu, keçiayağı, tavşanotu, ısırgan, damkoruğu… Ihlamur yaprağını kurutup un haline getiriyorlardı, ama ıhlamur ağacımız azdı. Ihlamurdan yapılan yeşil pideler, meşepalamudundan yapılanlardan daha kötüydü.
Yardım dersen yok! O zamanlar artık yardım falan istemiyorlardı! Şimdi, bunu düşününce aklımı kaçırıyorum, yoksa Stalin, bu insanlardan vaz mı geçmişti? Böyle korkunç bir cinayete başvurdu. Aslında buğday Stalin’in elindeydi. Demek ki, insanları bile bile açlıktan öldürüyorlardı. Çocuklara yardım etmek istemiyorlardı. Yoksa Stalin, Büyük Herodes’ten daha mı kötüydü? Yoksa, diye düşünüyorum, son tanesine kadar buğdaya el koydu, sonra da insanları açlıktan öldürdü. Hayır, böyle yapmış olamaz! Ama sonra da evet oldu, öyle oldu, diye düşünüyorum. Ve hemen, hayır, bu olamaz diyorum.
Henüz halsiz düşmeden tarlalardan demiryoluna gidiyorlardı, istasyona değil, muhafızlar istasyona gitmelerine izin vermiyordu, demiryoluna gidiyorlardı doğruca. Kiev-Odessa ekspresi geçerken diz çöküyorlar ve ekmek, ekmek diye bağırıyorlardı. Bazıları, korkunç görünen çocuklarını havaya kaldırıyorlardı. İnsanların ekmek parçaları, çeşitli yemek artıkları attıkları oluyordu. Toz yatışıyor, trenin gürültüsü uzaklaşıyor ve köy halkı yol boyunca yerlerde sürünüyor, ekmek kabuğu arıyordu. Ama sonra bir emir çıktı, tren açlık çekilen bölgelerden geçerken muhafızlar pencereleri kapatıyor, perdeleri indiriyordu. Yocuların pencerelere yaklaşmalarına izin vermiyorlardı. Zaten köylüler de gitmekten vazgeçmişlerdi, bırakın raylara kadar gitmeyi, sürünerek de olsa evden avluya çıkacak güçleri yoktu.
Hatırlıyorum, yaşlı bir adam başkana bir gazete parçası getirmişti, gazeteyi yolda bulmuş. Orada şöyle bir haber vardı: Ünlü bir Fransız bakan geldi, onu en korkunç vebanın olduğu, bizden daha kötü bir halde insanların insanları yedikleri Dnepropetrovsk bölgesine, büyük bir köye, bir kolhozun çocuk yuvasına götürdüler. Bakan, “Bugün öğle yemeğinde ne yediniz?” diye sordu, çocuklar da, “Hamurlu tavuk çorbası ve pirinç köftesi,” diye yanıtladılar. Kendim okudum, şimdiki gibi gözlerimin önünde bu gazete parçası. Neydi bu? Milyonlarca insanı sessiz sedasız öldürüyorlar ve bütün dünyayı kandırıyorlar! Tavuk çorbası, diye yazıyorlar! Köfte! Oysa burada insanlar ne kadar börtü böcek varsa yiyip bitrdiler. Ve yaşlı adam devam etti konuşmasına, “Çar Nikolay yönetimindeyken gazetelerimiz tüm dünyaya açlığı duyurdu. ‘Yardım edin, yardım edin,’ diye yazdılar. ‘Köylülerimiz ölüyor’. Ya siz canavarlar, siz Büyük Herodes’ler bütün bunları büyük bir şova dönüştürüyorsunuz. 
Köyden ağıtlar yükselmeye başlamıştı, köy kendi ölümünü görmüştü. Bütün köy ağıt yakıyordu, bilinçli, yürekten değil, rüzgârda yaprakların hışırdaması ya da saman çöplerinin gıcırdaması gibi. O zaman öfkeye kapıldım, neden bu kadar acıklı ağıtlar yakıyorlardı, artık insanlıktan çıkmışlardı, o derece acıklı bağırıyorlardı. Bu ağıtları duya duya kendi tayınını yemek için insanın taştan olması gerekir. Bazen elimde tayınımla tarlaya gidiyorum, ağlamalar duluyor. Birkaç adım atıyorsun, ağlamalar kesilmiş gibi oluyor, biraz daha ilerliyorsun tekrar duyuluyor, ağlamalar, ağıtlar komşu köyden geliyor bu kez. Sanki toprak da insanlarla birlikte uluyordu. Tanrı yoktu, seslerini kim duyacaktı?
Bir NKVD görevlisi bana, “Bölgede sizin köylere ne dediklerini biliyor musun? Sert okulun mezarlığı diyorlar,” demişti. Ama ben bu sözleri ilk başta anlamamıştım. Hava ne kadar güzeldi! Yazın ilk günlerinde hızlı, hafif yağmurlar, yağıyordu, yağmur durduğunda kızgın güneş çıkıyordu. Bu sayede buğdaylar duvar gibi yükseldi, neredeyse baltayla kesilecek, hem de insan boyundan yüksek. O yaz ne kadar gökkuşağı, ne kadar çok fırtına, ılık, “çingene” yağmuru gördüm.
Bütün bir kış ürün olacak mı diye tahminde bulunuyorlar, yaşlılara soruyorlar, belirtileri gözden geçiriyorlardı. Bütün umutlar kışlık buğdaya bağlanmıştı. Umutlar haklı çıktı, ama buğdayı biçemediler. Evlerden birine uğramıştım. İnsanlar yatıyorlar, hâlâ nefes alıyorlar mı, almıyorlar mı belli değil, kimisi yatakta, kimisi fırının üstündeki yerde yatıyor. Ev sahibesinin kızını tanıyordum. Kız yerde, döşemenin üstünde kendinden geçmiş bir halde yatıyor, bir taburenin ayağını kemiriyor. Bu kadar korkunç bir şey ki. İçeri girdiğimi duymuştu, çevresine bakmadı, köpekler kemik kemirirken yanlarına yaklaşınca nasıl homurdanırlarsa aynı öyle homurdanmaya başladı.
Ölüm köyde kol geziyordu. Önce çocuklar, yaşlılar, sonra orta yaşlılar. Ölüleri ilk başlarda gömüyorlardı, sonra bıraktılar. Cesetler öylece sokaklarda, avlularda yatıyordu, en son ölenler ise evlerde yatıp kalmışlardı. Ortalık sessizleşmişti. Bütün köy ölmüştü. En son ölen kimdi bilmiyorum. Bizleri, yani idarede çalışanları toplayıp kente götürdüler.
İlk önce Kiev’e gittim. Tam o günlerde ekmek satılmaya başlamıştı. Ne mi oldu? Ta akşamdan yarım kilometrelik kuyruklar oluşuyordu. Bilirsin, kuyruklar çeşit çeşittir: Birinde insanlar dikilir, ara güler, şakalaşır, çekirdek çitlerler, diğerinde küçük kâğıtlara numaralar yazılır, şakalaşılmayan üçüncüsünde insanların ellerine ya da sırtlarına tebeşirle numara yazılır. Buradaki kuyruklar ise farklıydı, bunlar gibisini bir daha görmedim. Önlerindekinin belinden tutuyorlar ve arka arkaya dikiliyorlar. Biri sendeleyecek olsa bütün kuyruk dalgalanıyordu. Sanki bir dans başlıyordu, bir yandan öbür yana. Giderek daha güçlü sallanıyorlardı. Öndekine tutunmak için güçlerinin yetmeyeceğinden ve ellerinin gevşeyeceğinden korkuyorlar ve bu korku yüzünden kadınlar bağırmaya başlıyorlardı. Böylece bütün kyruk bağırıyor, aklını kaçırmış gibi görünüyor, sanki şarkı söylüyor ve dans ediyordu. Yoksa serserinin biri gelip, kuyruğun arasına kaynıyordu. Zincirin en kolay nereden kopacağını gözlüyorlardı. Serseri yanlarına yaklaştığı zaman korkudan tekrar bağırmaya başlıyorlar, ama şarkı söylüyormuş gibi görünüyorlardı. Ekmek satın almak için kuyrukta bekleyenler, yurttaşlık haklarından yoksun olanlar, pasaportsuzlar, zanaatkârlar ya da kenar mahallelerde oturanlardı.
Köylüler sürüne sürüne köylerinden geliyorlardı. İstasyonlar kordon altına alınıyor, bütün trenlerde arama yapıyorlardı. Yollarda her yerde karakol vardı, askerler, NKVD görevlileri. Ama yine de Kiev’e ulaşıyor, karakollara yakalanmamak için tarlalardan, sürülmemiş topraklardan, bataklıklardan, korulardan geçip geliyorlardı. Bütün dünyaya karakol kuramazsın ya. Bu insanlar artık yürüyemiyor, sadece sürünüyordu. Kent halkı kendi işine gücüne koşturuyor, kimi işe kimi sinemaya gidiyor, tramvaylar geçiyor, aç insanlar ise kent halkının arasında sürünüyorlardı: çocuklar, adamlar, genç kızlar. İnsan değil de sanki dört ayaklı pis bir köpek ya da kedi gibi görünüyorlardı. Ama hâlâ insan gibi davranmak istiyor, utanıyorlardı; vücudu şişmiş genç bir kız maymun gibi yerlerde sürünüyor, sızlanıyor, ama bu arada eteğini de düzeltiyor, utanıyor, saçlarını başörtüsünün altına saklıyordu; köylü kızı ilk kez Kiev’e gelmişti. Ama bunlar buraya kadar gelebilen şanslı insanlardı, on binde bir kişi. Yine de kurtulamayacaklar, aç bir insan yerde yatıyor, homurdanıyor, yiyecek istiyor, ama yiyemiyordu, yanında bir parça ekmek duruyor, oysa o artık hiçbir şey görmüyor, ölüyordu.

Ukrayna’nın ikinci büyük kenti Harkov’da açlıktan ölmekte olan bir adam — 1932.

Sabahları katanalar koşulmuş yük arabaları geliyor, gece ölenleri topluyordu. Böyle bir araba gördüm, çocuk cesetler üst üste konulmuştu. Dediğim gibi, incecik, upuzun, yüzleri, gagası sivri ölü kuşlar gibiydi. Bu yavru kuşlar uçup Kiev’e kadar geldiler, peki ne yararı oldu? Aralarında hâlâ kuşlar gibi cıvıldaşanlar, olgunlaşmış başaklar gibi boynunu bükenler vardı. Arabacıya sordum. Adam elini salladı, “Gidecekleri yere götürünceye kadar sesleri kesilir,” dedi. Bir kız görmüştüm, kaldırımda enlemesine emekliyordu. Kapıcının biri kıza ayağıyla vurdu, kız yola yuvarlandı. Etrafına bile bakmadı, hızlı hızlı emekliyor, nereden güç buluyorsa hâlâ çabalıyordu. Bu arada toz içindeki elbisesini silkeliyordu. O gün bir Moskova gazetesi almıştım. Maksim Gorki’nin çocuklar için eğitici oyuncakların gerekli olduğuna ilişkin bir yazısını okudum. Katanaların çöplüğe taşıdığı bu çocuklardan Maksim Gorki’nin haberi yok muydu acaba? Oyuncağı ne yapacaklardı onlar? Belki de haberi vardı Gorki’nin. Herkes nasıl susuyorsa o da aynı şekilde susuyordu. Ve bu ölü çocukların tavuk çorbası içtiğini yazanlar ne yazıyorlarsa o da onu yazıyordu. Arabacı ölülerin çoğunu ekmek satılan yerin civarından aldığını söylemişti bana. Aç, vücudu şişmiş bir insan ağzına bir lokma ekmek atıyor ve işi bitiyor. Topu topu üç gün kaldığım halde Kiev’in bu hali aklımdan hiç çıkmadı.
Benim anladığım şu: Başlangıçta açlık insanı evden dışarı kovalıyor. İlk zamanlar ateş gibi pişiriyor, acı çektiriyor, bağırsaklarını da, ruhunu da kökünden söküyor, insanlar evden kaçıyorlar. Toprağı kazıp solucan çıkarıyorlar, ot topluyorlar, hatta Kiev’e gitmeye çalışıyorlar. Herkes evinden çıkıyor, herkes. Sonra öyle bir gün geliyor ki, aç insan emekleyerek evine geri dönüyor. Bu, onun açlığını yendiği anlamına geliyor, insan artık korkmuyor, yatağına uzanıyor ve yatıp kalıyor. İnsan açlığı bir kez yendi mi artık onu kaldıramazsın, sadece gücü olmadığından değil, yaşamaya ilgi duymadığından, yaşamak istemediğinden. Sessizce yatağında yatar, ona dokunma artık. Aç insan yemek yemek istemez, sürekli çiş yapar ve ishal olur, aç insan uykucu biri olur, ona dokunma, onun tek istediği sessizliktir. Aç insanlar yatar ve ölürler. Bunu savaş tutsakları da anlatıyorlardı. Eğer tutsak düşmüş bir asker ranzasına yatıyor, tayınına el sürmüyorsa sonu yaklaştı demektir. Bazıları ise delirmişti. Bu insanlar tam olarak sakinleşemiyorlardı. Gözlerinden belliydi, gözleri parlıyordu. İşte bu tip insanlar ölüleri kesip parçalıyorlar ve pişiriyorlardı, kendi çocuklarını öldürüyor ve yiyorlardı. Bunların içindeki insan öldüğünde vahşi hayvan ortaya çıkıyordu. Bir kadın görmüştüm. Kadını muhafız eşliğinde bölge merkezine getirmişlerdi. Yüzü insan yüzüydü, gözleriyse kurt gözleri. Söylendiğine göre, bu yamyamların hepsi kurşuna diziliyordu. Oysa onlar suçlu değildi, bir anayı kendi çocuklarını yiyecek noktaya getirenler suçluydu. Kime sorarsan sor, suçluyu bulabilir misin? Bütün insanlar için iyi bir şey yapmak uğruna getirilmiştir analar bu duruma. 
O zaman her aç insanın bir tür yamyam olduğunu gördüm. İnsan, bir tek kemikleri kalacak biçimde kendi etini, son damlasına kadar vücudundaki yağı yiyor. Sonra bilinci kararıyor, yani kendi beynini de yiyip bitirmiştir artık. Aç insan kendi kendisini tamamen yemiş bitirmiştir. 
Her aç insanın ölümünün kendine göre olduğunu da düşünüyorum. Bir evde savaş oluyor, insanlar birbirlerini gözlüyorlar, birbirlerinin elindeki yiyecek kırıntılarını zorla alıyorlar. Kadın kocasına, koca karısına karşı. Anne, çocuklarından nefret ediyor. Öbür evde ise sarsılmaz bir sevgi var. Böyle dört çocuklu bir ev biliyordum. Anne dilini döndürecek gücü olmadığı halde aç olduklarını unutmaları için dört çocuğuna masal anlatıyordu, boşken bile kollarını kaldıracak gücü olmadığı halde çocuklarını kucağına alıyordu. İçindeki sevgi yaşıyordu. İnsanlar, nefretin olduğu yerde ölümün çabuk geldiğini fark ediyorlardı. Sevgi de hiç kimseyi kurtaramadı, bütün köy yerde yatıyordu. Tek bir canlı kalmadı.
Bizim köyün ıssızlaştığını sonradan öğrendim. Çocuk sesleri de yoktu. Artık ne oyuncağa, ne de tavuk çorbasına gerek vardı köyde. Ağıt yakmıyorlardı. Ağıt yakacak kimse kalmamıştı. Buğdayı askerlerin biçtiğini, ancak Kızıl Ordu askerlerinin ölü köye gitmelerine izin verilmediğini, çadırlarda kaldıklarını öğrendim. Askerlere köyde salgın hastalık olduğunu söylemişler. Ancak onlar köyden çok kötü bir koku geldiğinden yakınıyorlarmış. Kışlık buğdayı da askerler ekmişler. Ertesi yıl Oryol eyaletinden göçmenler getirmişler. Ne de olsa toprak Ukrayna toprağı, kara, verimli toprak, oysa Oryollular her zaman kötü ürün alırlar. Çocuklarla kadınları istasyon yakınındaki derme çatma barakalara bırakmışlar, erkekleri köye götürmüşler. Ellerine yabaları vermişler ve ev ev gezmelerini, cesetleri dışarı çıkarmalarını söylemişler. Ölüler kadın erkek, kimi yerde, döşemenin üstünde, kimi yatakta yatıyormuş. Evlerin içinde korkunç bir koku varmış. Köylüler ağızlarını burunlarını mendiller sarmışlar, cesetleri çıkarmaya koyulmuşlar, cesetler parçalanıyormuş. Sonra bu parçaları köyün dışına gömmüşler. Sert okul mezarlığının ne demek olduğunu işte o zaman anladım ben. Evleri ölülerden temizlediklerinde yerleri silmeleri ve duvarları badana etmeleri için kadınları getirmişler. Gereken her şeyi yapmışlar, ama koku duruyor. İkinci kez badana yapmışlar, yerleri kille yeniden sıvamışlar, koku gitmiyor. Bu evlerde ne yemek yiyebilmişler, ne uyuyabilmişler, Oryol eyaletine geri dönmüşler. Ama tabii ki toprak boş kalmamış. Toprak da ne topraktır ama!
Sanki hiç yaşamamışlardı. Oysa ne kadar çok şey olmuştu. Âşık olmuşlar, karılar kocalarını terk etmiş, kızlarını kocaya vermişler, sarhoş olup kavga etmişler, misafirliği gitmişler, ekmek pişirmişlerdi… Nasıl çalışmışlardı! Şarkılar söylemişlerdi. Çocuklar okula gitmişti… Seyyar sinema gelmişti, en yaşlılar bile film seyretmeye gitmişti.
Hiçbir şey kalmamıştı geriye. Neredeydi bu yaşam, çekilen korkunç acı neredeydi? Hiçbir şey kalmamış mıydı? Bütün bunların hesabını hiç kimse vermeyecek mi acaba? Böyle hiçbir iz bırakmadan unutulup gidecek mi? Otlar büyümüştü. Sana soruyorum, bu nasıl bir şeydi?
***
Alıntının yapıldığı eser: Grossman, Vasili, Her Şey Geçip Gider, çev. Ayşe Hacıhasanoğlu, Can Yayınları, XIV. Bölüm, s.145-160, 2013.
-
Metne aktarım ve ilave bilgiler: Selçuk Uygur

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder