5 Ekim 2016 Çarşamba

Cengiz Dağcı’nın Gözünden Stalin’in Ukrayna Soykırımı “Holodomor”un Akmescit’teki Yansımaları

Sovyetler Birliği’nin 1932–33 yılları arasında Ukrayna’da gerçekleştirdiği ve milyonlarca kişinin hayatını kaybettiği açlık soykırımı “Holodomor” hakkında halihazırda biri Leibstandarte Adolf Hitler Tümeni mensubu olarak Ukrayna topraklarında Kızıl Ordu’yla çarpışan Waffen-SS piyadesi Erwin Bartmann’dan, öteki ise Kızıl Ordu’yla NaziAlmanyası’na karşı savaşırken Kızıl Yıldız Nişanı, Kızıl Bayrak Nişanı veStalingrad Savunması madalyalarını almaya hak kazanmış Ukraynalı Sovyet savaşkahramanı Yarbay Vasili Grossman’dan olmak üzere kaynaklarıyla birlikte iki alıntı paylaşmıştım. Holodomor ve yukarıda sözü geçen şahıslar hakkındaki yazılara yukarıdaki linklere, orijinal belgelere dayalı kaynaklara ise bu husustaki bir soruya verdiğim yanıtta bulunan adresler üzerinden ulaşmanız mümkün.

Merkezi Ukrayna Sovyeti olan Holodomor’un Kırım Yarımadası’na yansımalarına dair paylaşacağım bu küçük alıntıya ise Kırım Tatarlarından ünlü romancı Cengiz Dağcı’nın Hatıralarda (1998) isimli otobiyografisinde denk geldim. Kendisine aşina olmayan okuyucular için yazar hakkında kısaca bilgi vermekte yarar var: Cengiz Dağcı, Rus İç Savaşı’nın sürmekte olduğu 9 Mart 1919 tarihinde Kırım’ın Yalta kentinin Gurzuf köyünde doğdu. İlköğrenimine küçükken taşındıkları Kızıltaş’ta başlayıp, (Kızıltaş, Stalin’in 1944 tarihli Kırım Tatarları sürgünün ardından icra ettiği iskân ve Ruslaştırma politikası sonucunda Krasnokamensk [Ru: Krasno-Kızıl / Kamensk-Taş] adını almıştır) babasının OGPU tarafından tutuklanmasını müteakiben yerleştiği Akmescit’te sürdürdü. Ortaöğretimini de yine Akmescit’te tamamladı. Kırım Pedagoji Enstitüsünde ikinci sınıf öğrencisiyken İkinci Dünya Savaşı patladı. 1941 yılında Alman ordularının Sovyetler Birliği’ne taarruz etmesiyle silah altına alındı ve Ukrayna cephesinde esir düştü. Bir süre esir kaldıktan sonra, Almanların Sovyetler Birliği’nin esareti altındaki Türkî milletlere bağımsızlık vaadiyle kurdukları ve katılımı gönüllülük esasına dayanan “Türkistan Lejyonu”na katıldı. Almanların 8 Mayıs 1945’te yenilgiye uğratılmalarını müteakiben Batılı Müttefiklerce esir edildi ve 1946 yılında eşi ve kızıyla İngiltere’ye yerleşti. Ömrü boyunca 17 roman kaleme alan ve eserlerinde yoğun olarak Kırım, sürgün, esaret ve İkinci Dünya Savaşı temalarını işleyen Cengiz Dağcı’nın naaşı 2 Ekim 2011 tarihinde 65 yıldır görmediği Kızıltaş köyüne defnedildi. 26 Haziran 1991’deki kuruluşunun ardından Kırım Tatar Milli Meclisi’yle (Rusya’nın Kırım’ı işgalini müteakiben baskı ve asimilasyon sürecini yeniden başlatmasıyla 26 Nisan 2016 tarihinde meclisin faaliyetleri yasa dışı ilan edildi) de yoğun ilişkiler sürdüren Dağcı, Stalin tarafından 1944 senesinde 238.000′i yurtlarından edilen ve bunlardan 100.000′i bu süreçte hayatını kaybederek âdeta soykırıma uğrayan Kırım Tatarları için milli bir sembol olarak varlığını sürdürmektedir.


Cengiz Dağcı’nın İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından İtalya’da çekilen 1945 tarihli gençlik fotoğrafı.

Dağcı, aşağıda paylaşacağım paragraflarda 1932 baharında Akmescit’teki babasının yanına, Malo-Fontannaya 11 adresine taşınıp Onikinci Nümune Mektebi’ne devam ettiği dönemi anlatıyor. Bu, tarih aynı zamanda Holodomor’a tekabül ettiğinden, önemli bir kesit teşkil ediyor. Her ne kadar Ukrayna’nın ikinci büyük kenti Harkov’da sokaklarda açlıktan ölmekte olan insanların fotoğrafları malum olsa da, Grossman gibi isimlerin anlattıklarına istinaden, Holodomor’un en vahşi darbesini buğdaylarının tohumlarına kadar Bolşevik yetkilileri tarafından el konulan, Kiev-Odessa ekspresinin güzergâhındaki trenlerden ekmek dilenen köylülerin yediğini biliyoruz. Fakat 1784’te Ruslar tarafından işgal edilmesine kadar Kırım Hanlığı’nın önemli bir kenti olan, Rus İmparatorluğu idaresinde kaldığı dönemde adı Simferopol olarak değiştirilip Taurida vilayetinin idari merkezi yapılan, 1854–56 tarihleri arasındaki Kırım Savaşı esnasında Rus ihtiyat kuvvetleri ve ordu hastanesine ev sahipliği yapan, Rus İç Savaşı’nın en uzun soluklu Beyaz Ordusu’na komutanlık eden Pyotr Wrangel’e karargâh görevi gören ve 18 Ekim 1921 itibariyle Kırım Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin başkenti olan Akmescit kentinde de işlerin pek de farklı olmadığını gösteriyor.
Kuyuların çoğu yıllarca bakımsız kalmış, bazıları kurumuş, bazıları çökmüş ve kullanılmaz hale gelmişlerdi. Evlere sakacılar taşıyorlardı suyu kocaman sakalarla. Kanalizasyon gibi, elektrik gibi insanî ihtiyaçların sözü edilmiyordu; insan hakları bilinmeyen, duyulmamış şeylerdi. Sakacı hastalandı veya sokağın yakınındaki çeşmede su kesildi mi, kadınlar sabahın köründe evlerinden çıkar, üç kilometre uzaktaki çeşmeye gidip kuyruğa girer ve bir kova su almak için, akşam saatlerine kadar beklerlerdi. Çok şeylerin değiştirilmesi gerekiyordu Malo-Fontannaya’da; yalnızca değiştirilmesi gerekmeyen şeyler değişitiriliyordu. Ekmek kısıtlıydı; kuponla kişi başına yüz gram. Yağ yoktu. Şeker yoktu. Tuz nadir bulunuyordu rafları tam-takır dükkânlarda. 
Maddi bakımdan (özellikle 1933–34 yılları arası) yaşamak çok zor oldu Akmescit’te. 1921 yılının açlığını hatırlayanlar bu iki yılın kıtlığının o yılın açlığına benzediğinden söz ediyorlardı. Babama da bu durumun etkisi büyük oldu –aksiliğin çok uzağında olan bu adamın o yıllarda (belki aklına Kızıltaş estiği anlarda) yumruğunu sıkıp kendi talihini lanetlediğini görüyordum. Kıtlığın Kırım-Tatar ahalisinden fazla kentin Rus ahalisine trajik bir şekilde nüfuz ettiğini burada hemen kaydetmem gerekiyor. Bunun gerçek nedenini bilmiyorum. Kırım-Tatarları arasında yardımlaşma ve hayırseverlik anlayışı gelenek haline geldiğinden, aile bağlarının sağlamlığı, bir de aralarındaki alışverişin gelişmiş olduğundandı belki — alışmış oldukları hayat tarzıyla açlığa karşı daha bir azametli davranıyorlardı.
Berberliğini Sivastopol caddesinin açık çarşı tarafında, çarşının tam da karşısındaki dükkânda yapıyordu babam. Okulun kapalı olduğu pazar günlerinde uğruyordum oraya. Pazar yerinde karşılaştığım manzaralar korkunçtu. Yüzleri şişmiş ölü veya yarı ölü insanlar yatıyorlardı kaldırımlarda; ve onların yanlarında her bakımdan düşkün, hatta çıplak oğlan ve kız çocuklar, boşluğa bakarak, lağımdan kaldırdıkları bir saman çöpünü veya başka bir şeyi kemiriyorlardı.
İki yıl sürdü kıtlık.
1934 yılının, yanılmıyorsam Ağustos ayında, ekmeğin serbest piyasada satılacağı ilan edildi. Kontrol altında bulunan bir ekonomide kıtlığın ardından hemen bolluğa geçmenin yolu da oluyormuş meğer; yüzlerce insan iki yıldır kapıları kilitli kalmış ekmekçi dükkânlarına akın ediyorlardı.**
-

Kaynak:

*Dağcı, Cengiz, Hatıralarda, s.43, Ötüken Yayınları, İstanbul, 1998.
**A.g.e., s.48–49.

-

İlaveler ve metne aktarım: Selçuk Uygur

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder