15 Ekim 2016 Cumartesi

Mussolini'nin Roma'ya Yaptırmayı Planladığı Cami

Bir askeri teftiş esnasında Mussolini ve Ciano.

1936-1943 yılları arasında Faşist İtalya'nın dışişleri bakanlığını yapan ve aynı zamanda Mussolini'nin damadı olup 11 Ocak 1944'te Nazilerin baskısıyla kurşuna dizilen Kont Galeazzo Ciano'nun daha sonra karısı Edda Mussolini tarafından dünyayla paylaşılan günlüklerinde Mussolini'nin Roma'ya bir cami yapmayı tasarladığı bilgisine denk geldim (tasarı İkinci Dünya Savaşı'nın patlak vermesi sebebiyle rafa kaldırılmıştır). Elbette bu plan İtalyan Faşizmi ve Vatikan'ın eğitim ve dış politika gibi birçok alanda karşı karşıya geldiği süreçte Vatikan'ın "Katolik Eylem Hareketi" gibi yapılanmalar ve Osservatore Romano gibi yayın organları aracılığıyla Faşizme karşı el altından yürüttüğü muhalefet karşısında Mussolini'nin Vatikan Anlaşması'nı çiğnemek masadıyla çektiği siyasi bir silah olmaktan daha fazla bir anlam teşkil etmese de yine de ilginç bir kesit olduğundan hem yaptığım tercümeyi hem de orijinal metni paylaşmayı arzu ettim.




***

11 Nisan 1939 
Mecliste yapacağım konuşmayı hazırlamaya odaklandım. Batılı Güçler'den gelen tepkiler hafifliyor; yarınki seremoni, nihayetinde tüm bu Arnavutluk meselesinden yakalarını kurtarmaktan başka bir şey istemeyen demokrasilere aradıkları bahaneyi sunacak. 
Duce’nin altı milyonluk Müslüman tebamız için Roma’ya bir cami yaptırma kararını Pignatti’ye ilettim. Kendisi Maglione’yle konuştuktan sonra Vatikan’da bu fikir karşısında dehşete düştüklerini ve bunu 11 Şubat 1929 tarihli Vatikan Anlaşması’nın birinci maddesine aykırı bulduklarını rapor etti. Fakat Duce kararını vermiş ve bu kararı Kilise karşıtı politikaların her daim başını çeken Kral tarafından da destekleniyor. Şahsen ben böyle bir şeyi gerekli bulmuyorum, bir cami inşa edilecekse de bunun Afrika’daki topraklarımızla sahici bir köprü teşkil eden Napoli’ye yapılmasını tercih ederim. Bu işin Arnavutlarla olan ilgisi noktasında ise onların Tanrı tanımaz bir halk olduklarını ve maaşlarına zam yapılmasını bir camiye tercih edeceklerini hatırlamalıyız.
***
11 APRILE 1939 
Mi dedico alla preparazione del discorso per la Camera. La reazione delle Potenze diminuisce di tono. Con la cerimonia di domani daremo un pretesto alle democrazie, che in fondo non chiedono niente di meglio, per lavarsene le mani. 
Comunico a Pignatti la decisione del Duce di erigere una moschea a Roma, in considerazione del fatto che ormai ben 6 milioni di sudditi italiani sono musulmani. Pignatti mi riferisce, dopo aver parlato con Maglione, che in Vaticano sono costernati di questa idea, che è contraria all'articolo 1 del Concordato. Ma il Duce è deciso ed è molto spinto anche dal Re, che è sempre all'avanguardia allorché si tratta di fare una politica anticlericale. Personalmente, non vedo la necessità della cosa e comunque sarei più favorevole per costruirla a Napoli, dato che questa città è la vera testa di ponte verso i domini africani. Per quanto poi concerne gli albanesi, bisogna tener presente che si tratta di un popolo ateo, e che alla moschea preferiscono un aumento di salario.

-

Kaynak:

https://www.liberliber.it/mediateca/libri/c/ciano/diario_1937_1943/pdf/ciano_diario_1937_1943.pdf

-

Çeviren: Selçuk Uygur

6 Ekim 2016 Perşembe

Bulgakov'un Kaleminden Moliére...

Not: Aşağıdaki inceleme aslen “kitap-lık” isimli edebiyat dergisinin Haziran 2012 sayısında (s.127 – 129) yayınlanmıştır.

-

Bugün elimde Rus diyarındaki bir ustanın elinden Frenk diyarındaki bir başka usta için incelikle kaleme alınmış, roman tadında bir biyografi var. Kendisini başta Üstad ve Margarita isimli başyapıtından tanıdığımız, talihsiz olduğu kadar büyük Mikhail Bulgakov; modern güldürü tiyatrosunun kurucularından, Fransız piyeslerinin tarihi kralı Jean-Baptiste Poquelin’nin, yani nam-ı diğer Moliére’in yaşantısını ele alıyor. Moliére’in sanatını icra etmesindeki baskı ve zorluklar hususunda biyografide öne çıkan bazı olguları idrak edebilmemiz için, öncelikle Bulgakov ve Moliére’in yaşam ve sanat tecrübelerine göz atmamız gerekli. Söz konusu eser biyografik bir roman olduğundan, sonrasındaysa yan kaynaklardan istifade ederek yazar-eser ilişkisi kısmına değiniriz.

Bulgakov 1891 yılında Kiev’de eğitim ve kültürlü bir profesörün reisliğini yaptığı “Beyaz” bir ailede dünyaya geldi. Tıp eğitimi aldı. Birinci Harp’te (1914-18), cephe gerisinde doktorluk yapı. Bolşevik Devrimi’nin akabindeki kanın gövdeyi götürdüğü Rus İç Savaşı’nda (1917-23) hem beyazlar hem de kızıllar için doktorluk yaptı. Daha sonra tabiplik mesleğini bırakarak edebiyata yöneldi. İsrafil’in Sur’unu andırırcasına gürleyen topların, tankların, tüfeklerin ve bir mezbaha gibi bir biri üstüne yığılan cesetlerin arasında gerçek bir sanatçının yolunu izledi: kimin haklı, kimin haksız olduğuna umar vermedi. Yıkımın, altüst olan hayatların, üzerinden uygun adım geçilen hayallerin üzerinde durdu. Eserlerinin yasaklanması sonucu açlığa, yalnızlığa ve baskıya mahkum edilen Bulgakov sonunda isyan ederek Stalin’den ülke dışına çıkma izni istedi (Ossip Mandelstamm, Stalin’e Mektuplar, İletişim, 1991). Lakin Stalin bu talebi geri çevirerek kendisine Moskova Sanat Tiyatrosu’nda alay edercesine yönetmen yardımcılığı ve metin danışmanlığı sadakası verdi. Son yıllarında Moliere Efendi (1933) ve şaheseri Üstad ve Margarita’yı (1940) yazarak geçiren Bulgakov  yaşadığı bütün baskı ve çirkinliklere bir de İkinci Dünya Savaşı’nın eklenmesine itiraz edercesine 1940’da hayata erkenden veda etti. Eserleri ancak “De-Stalinizasyon” dönemine denk gelen 1962 yılında basılabildi.


Mihail Afanesyeviç Bulgakov.

Elbette 18.Yüzyıl’daki Büyük Katerina döneminden itibaren Fransız dil, sanat ve düşün dünyasının Rusya üzerindeki  etkisi bir sır değil. Fakat Griboyedov, Puşkin ve Gogol üzerindeki etkilerine rağmen  Bulgakov’un Moliere ile ilgili hem bir oyun Moliere (1936), hem de edebi bir biyografi (1933) yazmış olması onun bu tiyatrocuya karşı olan düşkünlüğünü göstermektedir. Bu düşkünlüğün izlerini yazarın Moliére ile özdeşlik kurduğu yapıtlarında aramalı.

Moliére 13 Ocak 1622’de Jean-Baptieste Poquelin ismiyle dünyaya geldi. Lakin bizim genç yetenek önce babadan kalma varlıklı halıcılığı, sonrasındaysa babaya karşı uzatmaları oynamak adına kabullendiği avukatlık mesleğini tiyatroya katılmak adına genç yaşta terk etti (aynı gelecekte Bulgakov’un edebiyat ve tiyatro için tabipliği bırakacağı gibi). Armand dé Bourbon gibi mavi kanlıların devam ettiği Clértmont kolejinde iyi bir eğitim aldı. Hatta bir arkadaşı sayesinde Aristo’ya temelli zamanın skolastik felsefesine karşı çıkan Pierre Cassendi’den bile ders aldı. Bu dersler nihayetinde Aristo’nun Poetika’sına dayanan klasik tiyatronun “zaman, eylem,mekan” birlikteliğini reddederek modern tiyatronun kurucularından olmasını sağlayacaktı. Paris’te 1643 yılında ilk tiyatro kumpanyasını tiyatrosunu kurdu. 1645 yılında başarısızlığın demir parmaklıkları ardında 2.000 livrelik borcundan ötürü hapis yatıyordu. 1646’da Paris’den ayrıldı ve 1658’de Paris’e dönene kadar samanlıklarda uyudu; beş para etmez yerel yöneticilerin nazına katlandı. Fakat sonunda beceremediği trajediler yerine dehalıkla yazdığı güldürülerle kendi yüzü de güldü ve “Kralın Kumpanyası” adı altında Fransa’nın en ihtişamlı kralı XIV.Louis’nin desteği ve koruması altında varlıklı ve mesleğinin en başarılı adamı olarak öldü.


Eserin İngiltere basımı.

Bu açıdan ikisi de çetin yaşamlar sürmüş ve Bulgakov sonunda Pantheon’da Moliére’e katılmış olsa da yaşam öykülerinde pek bir parellik görünmüyor. Ama gelin biz biraz detaya inelim; çünkü söz konusu baskı ve yıldırmalar ve biri XIV.Louis öteki Stalin isimli iki büyük despotun altında iki oyuncunun paylaştığı çok şey var. Moliere sırayla sayacak olursak Gülünç Kibarlar ile Fransız edebiyat sosyetesinin komik hallerini konu alarak mezkurları kendine düşman etti. Oyun yasaklandı ve bir süre sonra zar zor tekrar gösterime girebildi. Arkasından Kibarlar ve Boynuz’lu isimli oyunda burjuva tiplemesi bir sosyal komedi olarak seyircinin önüne konuldu. XIV. Louis’nin bile gölgesinde kaldığı Fransa’nın büyük devlet adamı Kardinal Mazarin oyunu beğenmemiş olmasa, o da güme gidecekti. Sonrasında Zoraki Nikah(1664), Tartuffe(1664) ve Don Juan’da Aristocular ve kilise sırasıyla Moliére’e düşman oldu. Özellikle Tartuffe’de söz konusu olan sahtekar rahip tiplemesi yüzünden Paris Başpiskoposu krala ültimatom verdi. Hatta Perder Roulle isimli bir rahip Moliére ve eserinin halkın huzurunda ateşe atılmasını talep eden bir kitap bile yazdı.


Jean-Baptiste Poquelin / Moliére.

Bulgakov’un yaşam öyküsü özellikle Tartuffe ile Türbinlerin Günleri arasında bir parallelik sunar. Paris Başpiskoposu öfke içinde Moliére’i lanetlerken, o günlerde Paris’te olan Papa’nın akrabası ve Roma elçisi kardinal (herhalde yarasız bir din adamı olduğundan) oyunda bir sorun görmediğini Moliére’e bizzat söylemiştir. “Papa’dan çok Papa’cı” olmak terimi bu noktada yerinde olacaktır. Bulgakov mezkur eser için şöyle yazar: “Bir oyuncunun yaşam cilvelerini, iniş ve çıkışlarını kim aydınlatabilir? 1664 ve 1667 yılında sahnelenmemiş bir oyunun 1669 yılında oynanabilmesini kim açıklayabilir?” (s.184) Öte yandan Bulgakov’un sürgün ve göçmenlerin trajedilerine ayna tuttuğu Beyaz Muhafızlar (1926) isimli romanı Sovyet hükümeti gazetesini kapattığı için bütünüyle basılamadı. Akabinde roman Türbinlerin Günleri adı altında tiyatroya uyarlanarak tekrar yayınlandı. Aynı üzerinde değişiklikler yapılan Tartuffe gibi büyük başarı kazandı ve yeniden yasaklandı. Sovyet yazınının bayraktar ve üstadı Maksim Gorki’nin bile “Mükemmel bir komedi, ben üç kez okudum” dediği Kaçış gibi oyunlar, işlevi Polütbüro’nun çalgıcılığıyla sınırlandırılmış olan Sovyet edebi orkestrasınca topa tutuldu. Gorki’nin oyunda Beyaz generallerin sevimlileştirildiği savına itiraz etmesi oyunun yasaklanmasını engellemedi. Sonrasında ancak 1932 yılında Stalin’in araya girmesiyle sansür kaldırıldı. Tahkik edince Papa’nın elçisi ile Gorki, Tartuffe ile Türbinler, Moliére ile Bulgakov, Louis ile Stalin arasındaki benzeştirilmeyi görmemek elde değil…

Söz konusu olayları Moliére isimli oyun ve daha sonra da biyografisinde alan Bulgakov, bu kez de Sovyet tiyatrosunun yıldızı Stanilavski ile savaşa girdi. Bulgakov’un derdi bir insanı tüm halleriyle anlatmaktı. Tartuffe’ünü, çocuğunu sansürden kurtarmak için kralın ayaklarına kapanan gerçek Moliére, Sovyet tiyatrosu ve tarihçilerinin ısmarladığı Hobbes’un Leviathan’ının vücuda gelmiş XIV. Louis’ye “direnen Moliére”e benzemiyordu. Haliyle Stanilavski, Moliére’i “durmadan dalaşan” değil “bir deha” olarak görmek istediğini söyledi. Stanilavski’nin bu tavrına en güzel yorumu Soviet Theatre After Stalin isimli eserinde Anatoli Smelianski getirir: “Mutlak iktidarla olan münasebetlerinde Bulgakov’un Moliere’i muhtemelen en zor yolu seçti. Sanatçı oyununu kurtmak adına kul olmaya, patronunun çizmelerini alayıp bir solucan gibi davranmaya hazırladı kendini. Stanilavski oyunun görüşünden mütemadiyen rahatsız oldu. O, Moliére’i kralla mücadele eden bir deha olarak görmek istemişti. Kendisi sanatçıları solucan gibi süründüren Sovyet rejimi sahnede yalnızca “savaşan” sanatçılara izin veriyordu. Bu Stalinavski’nin de meyilli olduğu, sadizmin özel bir biçimiydi” (Cambridge University Press, 1999 , s.66 – kişisel çeviri). Maureen Perrie ise The Cult of Ivan the Terrible in Stalin’s Russia isimli eserinde konu hakkında şöyle bir referans veriyor: “Kerzhentsev Moliére hususunda Stalin’e ‘Bulgakov seyircide proleterya diktatörlüğü ve XIV. Louis’nin keyfi tiranlığı altındaki yazarın konumu arasında bir analoji uyandırmaya çalışıyor’ diye şikayette bulunuyordu.”

Okuyucuya kitabı daha derinlemesine okuyabilmesi hususunda yardımcı olabilecek bu bilgiler ve değerlendirmeleri sağladıktan sonra daha fazla uzatmayalım. Haliyle eserin ne salt edebi, ne de salt kurgusal olmayan münferit yapısı yazar-eser ilişkisi dışındaki bir edebi tenkiti gerektirmiyor; sanat, siyaset ve toplumsal tarihiyle çok geniş bir okuyucu yelpazesine hitap ediyor. Bulgakov’un biyografi okumayı adeta roman okumaya çeviren,  kalemiyle resim yaparcasına betimlediği XVII.Yüzyıl Fransa’sındaki, siyaset, sanat, toplumsal yaşam ve “Moliére Efendi”nin neşeli anlatımı ve Özdemir İnce’nin günümüzdeki sakat-kırık çevirilere ders niteliğindeki şahane çevirisiyle eser kitaplığınızda ona ayıracağınız yeri fazlasıyla hak ediyor. Kendisinin de Beşir Fuad üzerine biyografi türünün güzide örneklerinden birini vermiş olan Türk edebiyatının duayenlerinden Orhan Okay bir röportajında biyografiler hakkında dediği gibi: “Bugün birçok araştırıcılar biyografiyi edebiyattan uzak tutuyorlar. Değil büyük bir sanatkârı, sıradan bir insanı bile tanımak bize çok şey kazandırır. Belki o yolla kendimizi de tanırız.”

-

Selçuk Uygur 

5 Ekim 2016 Çarşamba

Cengiz Dağcı’nın Gözünden Stalin’in Ukrayna Soykırımı “Holodomor”un Akmescit’teki Yansımaları

Sovyetler Birliği’nin 1932–33 yılları arasında Ukrayna’da gerçekleştirdiği ve milyonlarca kişinin hayatını kaybettiği açlık soykırımı “Holodomor” hakkında halihazırda biri Leibstandarte Adolf Hitler Tümeni mensubu olarak Ukrayna topraklarında Kızıl Ordu’yla çarpışan Waffen-SS piyadesi Erwin Bartmann’dan, öteki ise Kızıl Ordu’yla NaziAlmanyası’na karşı savaşırken Kızıl Yıldız Nişanı, Kızıl Bayrak Nişanı veStalingrad Savunması madalyalarını almaya hak kazanmış Ukraynalı Sovyet savaşkahramanı Yarbay Vasili Grossman’dan olmak üzere kaynaklarıyla birlikte iki alıntı paylaşmıştım. Holodomor ve yukarıda sözü geçen şahıslar hakkındaki yazılara yukarıdaki linklere, orijinal belgelere dayalı kaynaklara ise bu husustaki bir soruya verdiğim yanıtta bulunan adresler üzerinden ulaşmanız mümkün.

Merkezi Ukrayna Sovyeti olan Holodomor’un Kırım Yarımadası’na yansımalarına dair paylaşacağım bu küçük alıntıya ise Kırım Tatarlarından ünlü romancı Cengiz Dağcı’nın Hatıralarda (1998) isimli otobiyografisinde denk geldim. Kendisine aşina olmayan okuyucular için yazar hakkında kısaca bilgi vermekte yarar var: Cengiz Dağcı, Rus İç Savaşı’nın sürmekte olduğu 9 Mart 1919 tarihinde Kırım’ın Yalta kentinin Gurzuf köyünde doğdu. İlköğrenimine küçükken taşındıkları Kızıltaş’ta başlayıp, (Kızıltaş, Stalin’in 1944 tarihli Kırım Tatarları sürgünün ardından icra ettiği iskân ve Ruslaştırma politikası sonucunda Krasnokamensk [Ru: Krasno-Kızıl / Kamensk-Taş] adını almıştır) babasının OGPU tarafından tutuklanmasını müteakiben yerleştiği Akmescit’te sürdürdü. Ortaöğretimini de yine Akmescit’te tamamladı. Kırım Pedagoji Enstitüsünde ikinci sınıf öğrencisiyken İkinci Dünya Savaşı patladı. 1941 yılında Alman ordularının Sovyetler Birliği’ne taarruz etmesiyle silah altına alındı ve Ukrayna cephesinde esir düştü. Bir süre esir kaldıktan sonra, Almanların Sovyetler Birliği’nin esareti altındaki Türkî milletlere bağımsızlık vaadiyle kurdukları ve katılımı gönüllülük esasına dayanan “Türkistan Lejyonu”na katıldı. Almanların 8 Mayıs 1945’te yenilgiye uğratılmalarını müteakiben Batılı Müttefiklerce esir edildi ve 1946 yılında eşi ve kızıyla İngiltere’ye yerleşti. Ömrü boyunca 17 roman kaleme alan ve eserlerinde yoğun olarak Kırım, sürgün, esaret ve İkinci Dünya Savaşı temalarını işleyen Cengiz Dağcı’nın naaşı 2 Ekim 2011 tarihinde 65 yıldır görmediği Kızıltaş köyüne defnedildi. 26 Haziran 1991’deki kuruluşunun ardından Kırım Tatar Milli Meclisi’yle (Rusya’nın Kırım’ı işgalini müteakiben baskı ve asimilasyon sürecini yeniden başlatmasıyla 26 Nisan 2016 tarihinde meclisin faaliyetleri yasa dışı ilan edildi) de yoğun ilişkiler sürdüren Dağcı, Stalin tarafından 1944 senesinde 238.000′i yurtlarından edilen ve bunlardan 100.000′i bu süreçte hayatını kaybederek âdeta soykırıma uğrayan Kırım Tatarları için milli bir sembol olarak varlığını sürdürmektedir.


Cengiz Dağcı’nın İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından İtalya’da çekilen 1945 tarihli gençlik fotoğrafı.

Dağcı, aşağıda paylaşacağım paragraflarda 1932 baharında Akmescit’teki babasının yanına, Malo-Fontannaya 11 adresine taşınıp Onikinci Nümune Mektebi’ne devam ettiği dönemi anlatıyor. Bu, tarih aynı zamanda Holodomor’a tekabül ettiğinden, önemli bir kesit teşkil ediyor. Her ne kadar Ukrayna’nın ikinci büyük kenti Harkov’da sokaklarda açlıktan ölmekte olan insanların fotoğrafları malum olsa da, Grossman gibi isimlerin anlattıklarına istinaden, Holodomor’un en vahşi darbesini buğdaylarının tohumlarına kadar Bolşevik yetkilileri tarafından el konulan, Kiev-Odessa ekspresinin güzergâhındaki trenlerden ekmek dilenen köylülerin yediğini biliyoruz. Fakat 1784’te Ruslar tarafından işgal edilmesine kadar Kırım Hanlığı’nın önemli bir kenti olan, Rus İmparatorluğu idaresinde kaldığı dönemde adı Simferopol olarak değiştirilip Taurida vilayetinin idari merkezi yapılan, 1854–56 tarihleri arasındaki Kırım Savaşı esnasında Rus ihtiyat kuvvetleri ve ordu hastanesine ev sahipliği yapan, Rus İç Savaşı’nın en uzun soluklu Beyaz Ordusu’na komutanlık eden Pyotr Wrangel’e karargâh görevi gören ve 18 Ekim 1921 itibariyle Kırım Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin başkenti olan Akmescit kentinde de işlerin pek de farklı olmadığını gösteriyor.
Kuyuların çoğu yıllarca bakımsız kalmış, bazıları kurumuş, bazıları çökmüş ve kullanılmaz hale gelmişlerdi. Evlere sakacılar taşıyorlardı suyu kocaman sakalarla. Kanalizasyon gibi, elektrik gibi insanî ihtiyaçların sözü edilmiyordu; insan hakları bilinmeyen, duyulmamış şeylerdi. Sakacı hastalandı veya sokağın yakınındaki çeşmede su kesildi mi, kadınlar sabahın köründe evlerinden çıkar, üç kilometre uzaktaki çeşmeye gidip kuyruğa girer ve bir kova su almak için, akşam saatlerine kadar beklerlerdi. Çok şeylerin değiştirilmesi gerekiyordu Malo-Fontannaya’da; yalnızca değiştirilmesi gerekmeyen şeyler değişitiriliyordu. Ekmek kısıtlıydı; kuponla kişi başına yüz gram. Yağ yoktu. Şeker yoktu. Tuz nadir bulunuyordu rafları tam-takır dükkânlarda. 
Maddi bakımdan (özellikle 1933–34 yılları arası) yaşamak çok zor oldu Akmescit’te. 1921 yılının açlığını hatırlayanlar bu iki yılın kıtlığının o yılın açlığına benzediğinden söz ediyorlardı. Babama da bu durumun etkisi büyük oldu –aksiliğin çok uzağında olan bu adamın o yıllarda (belki aklına Kızıltaş estiği anlarda) yumruğunu sıkıp kendi talihini lanetlediğini görüyordum. Kıtlığın Kırım-Tatar ahalisinden fazla kentin Rus ahalisine trajik bir şekilde nüfuz ettiğini burada hemen kaydetmem gerekiyor. Bunun gerçek nedenini bilmiyorum. Kırım-Tatarları arasında yardımlaşma ve hayırseverlik anlayışı gelenek haline geldiğinden, aile bağlarının sağlamlığı, bir de aralarındaki alışverişin gelişmiş olduğundandı belki — alışmış oldukları hayat tarzıyla açlığa karşı daha bir azametli davranıyorlardı.
Berberliğini Sivastopol caddesinin açık çarşı tarafında, çarşının tam da karşısındaki dükkânda yapıyordu babam. Okulun kapalı olduğu pazar günlerinde uğruyordum oraya. Pazar yerinde karşılaştığım manzaralar korkunçtu. Yüzleri şişmiş ölü veya yarı ölü insanlar yatıyorlardı kaldırımlarda; ve onların yanlarında her bakımdan düşkün, hatta çıplak oğlan ve kız çocuklar, boşluğa bakarak, lağımdan kaldırdıkları bir saman çöpünü veya başka bir şeyi kemiriyorlardı.
İki yıl sürdü kıtlık.
1934 yılının, yanılmıyorsam Ağustos ayında, ekmeğin serbest piyasada satılacağı ilan edildi. Kontrol altında bulunan bir ekonomide kıtlığın ardından hemen bolluğa geçmenin yolu da oluyormuş meğer; yüzlerce insan iki yıldır kapıları kilitli kalmış ekmekçi dükkânlarına akın ediyorlardı.**
-

Kaynak:

*Dağcı, Cengiz, Hatıralarda, s.43, Ötüken Yayınları, İstanbul, 1998.
**A.g.e., s.48–49.

-

İlaveler ve metne aktarım: Selçuk Uygur

4 Ekim 2016 Salı

Kızıl Ordu Kahramanı Vasili Grossman’dan Sovyet Rusya’nın Ukrayna Soykırımı “Holodomor” Üzerine

Daha önce Holodomor ile ilgili yazıları sıklaştıracağımı söyleyip, Waffen-SS piyadesi Erwin Bartmann’ın hatıratından ufak bir parçayı Türkçeye çevirerek konuya giriş yapmıştım. Şimdiyse Vasili Grossman’ın yarı otobiyografik romanı Her Şey Geçip Gider’den (Vsyo teçyot), Holodomor ile ilgili bugüne kadar kaleme alınmış en çarpıcı metinlerden birini alıntılayacağım. Ama önce Grossman’ın kim olduğuna dair kısaca bir bilgi verelim, zira yazarın kimliği, şüphesiz yazdıklarını çok daha çarpıcı kılmaktadır.
Vasili Semyonoviç Grossman, 1905′te Ukrayna’da, asimile olmuş Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Moskova’da kimya mühendisliği eğitimi gördü, Donbass havzasında kimya mühendisi olarak çalıştı. 1930′dan sonra yazar olmaya karar vererek öykü, roman ve oyunlar kaleme aldı. II. Dünya Savaşı’nın başından itibaren savaş muhabiri olarak Sovyet ordusuyla birlikte Moskova, Stalingrad, Kursk ve Berlin savaşlarına katıldı; özellikle Stalingrad Savunması sırasında yazdığı yazılar ve sergilediği cesaretle Kızıl Ordu’da bir efsane haline geldi; Kızıl Yıldız Nişanı, Kızıl Bayrak Nişanı ve Stalingrad Savunması madalyalarıyla ödüllendirildi. 1943–46 yılları arasında İlya Ehrenburg’la birlikte, Almanların, işgal altındaki SSCB topraklarında Yahudileri yaptıkları katliamları anlatan Çornaya Kniga (Kara Kitap) isimli çalışmayı hazırladı. İlk kez tnaıklıklara dayalı bir bilge niteliği taşıyan ve gerek tarihî, gerekse insani açıdan büyük öneme sahip bu kitap, Stalin’in “kozmopolitizm”e karşı başlattığı kampanya nedeniyle imha edilerek, ancak yıllar sonra gün ışığına çıkabildi. Narod Bessmerten (Ölümsüz Halk) adlı romanı, tıpkı Stepan Kolçugin gibi Stalin Ödülü’ne aday gösterildi ama Stalin tarafından veto edildi. Grossman’ın bir sonraki eseri Za Pravoye Delo (Haklı Bir Dava Uğruna — 1952) başlarda övgü konusu olsa da, ardından kınandı. Grossman’ın Nazi ölüm kamplarını anlattığı ilk yazı olan Treblinka Cehennemi(1944) adlı makalesi, Nürnberg Duruşmaları’nda yeniden yayımlandı ve belge olarak kullanıldı. Başyapıtı Yaşam ve Yazgı’yı 1960 yılında bitiren Grossman, müsveddelerini Znamya dergisine verdi. Ancak roman reddedildiği gibi, devlet güvenlik organları romanı mahkûm ederek ilgili her şeye el koydu. Sovyet toplumunu Yaşam ve Yazgı’dan daha da ağır eleştiren Her Şey Geçip Gider’i tamamladı. Grossman, yaşamının son on yılını Sovyet rejiminin yoğun baskısı altında, eserlerinin hemen hemen hiçbirinin yayımlandığını göremeden geçirerek 1964 yılında umutsuzluk içerisinde mide kanserinden Moskova’da hayata veda etti. Rejim muhalifleri tarafından ülke dışına çıkarılan Yaşam ve Yazgı bazı eksikliklere rağmen ilk kez 1980′de İsviçre’de basıldı. Başyapıtı Yaşam ve Yazgı yıllar sonra yüz binler tarafından okundu ve eleştirmenlerce “XX. yüzyılın Savaş ve Barış’ı” olarak nitelendirildi. Yazarlığının yanı sıra tarihin en önemli savaş muhabirlerinden biri olarak görülen Grossman’ın ölümünden sonra Antony Beevor gibi tarihçilerce derlenen II. Dünya Savaşı yazıları, eleştirmen ve tarihçiler tarafından bu alandaki en önemli çalışmalardan kabul edilir.

Grossman’ın II. Dünya Savaşı’ndaki çatışmalar esnasında çekilmiş bir fotoğrafı.

Grossman gibi, annesini Alman işgalinde kaybetmiş, Sovyet rejimine II. Dünya Savaşı’nda savaş muhabiri olarak büyük hizmet vermiş, 1943 yılında yarbay rütbesine terfi ettirilmiş ve Kızıl Ordu gazetesi Krasnaia zvezda’ya (Kızıl Yıldız) yazdığı makalelerle cephedeki Sovyet askerlerinin yüreğini savaş tutkusuyla doldurmuş bir ismin nasıl olup da Sovyet rejimi tarafından neredeyse öldürülmenin kıyısından döndüğü (söz konusu dönüş Stalin’in ölümünün Mart 1953′teki talihli zamanlamasıyla gerçekleşmişti) daha sonraya sakladığım bir yazının konusunu teşkil ediyor. Holodomor’un sebep-sonuç ilişkisi içinde gelişen sistematik bir soykırım olduğuna dair taslağı üzerinde çalıştığım yazı da öyle. Ama şimdilik sözü Grossman’a bırakalım…
***
Açlıktan öldürme cezası gelmişti. O zaman artık yer silmiyordum, muhasebeci olmuştum. Aktivist olarak beni de bir kolhozun takviyesi için Ukrayna’ya gönderdiler. Bize anlatıldığına göre, onlarda özel mülkiyet ruhu Rusya’dakinden daha güçlüydü. Ama aslında onlardaki durum bizdekinden daha kötüydü. Beni yakın bir yere göndermişlerdi, biz bazen Ukrayna sınırına yakındık, gideceğim yerle bizim köyün arası arabayla üç saatti. Güzel bir yerdi. Oraya gittim, insanlar diğer insanlar gibiydi. Onların muhasebecisi oldum.
Her şeyi kavradığımı sanıyorum. İhtiyar bana boşuna ‘Bakan’ diye ad takmamıştı. Bunu sadece sana söylüyorum, çünkü seni kendim gibi görüyorum, yoksa yabancı birine hiçbir zaman kendimi övmem. Bütün hesapları kâğıda yazmadan aklımda tutuyordum. Bir bilgilendirme toplantısı olduğunda, bizim troyka* (Troyka, üç at koşulan araba veya kızak anlamının yanı sıra üç kişiden oluşan yönetim anlamına gelir) toplandığında, yöneticiler içki içerken yapılan bütün konuşmaları dinliyordum.
Bu duruma nasıl gelinmişti? Kulakların mallarına el konulduktan sonra ekili alanlar büyük ölçüde azalmış ve verim düşmüştü. Oysa kulaklar gittikten sonra sözde yaşamımızın bir anda geliştiğine ilişkin bilgiler veriliyordu. Köy sovyeti bölgeye, bölge eyalete, eyalet Moskova’ya yalan söylüyordu. Stalin sevinsin, diye mutlu bir yaşamdan söz ediliyordu raporlarda: Stalin’in devleti baştan sona kolhoz tahılının içinde yüzecekti. İlk kolhoz ürünü olgunlaşıyordu, Moskova satın alıp stoklayacağı ürünle ilgili rakamları vermişti. Her şey yapılması gerektiği gibi yapılıyordu: merkez eyaletlere, eyaletler bölgelere. Bizim köye de stok rakamlarını verdiler: On yılda bile gerçekleştirilemeyecek rakamlar! Köy sovyetinde ağzına içki koymayanlar bile korkudan sarhoş oluncaya kadar içtiler. Besbelli, Moskova en çok Ukrayna’ya bel bağlamıştı. Sonradan en fazla kin ve öfke de Ukrayna’nın payına düştü. Bilinen laflar: Planı yerine getirmedin, demek ki sende işe yaramaz bir kulaksın.
Planı yerine getirmek elbette mümkün değildi, ekili alanlar azalmıştı, verim düşmüştü, kolhozun tahıl denizi nereden, nasıl elde edilecekti?
Demek ki, sakladılar! İşe yaramaz, tembel kulaklar. Kulakları toplayıp götürmüşlerdi, ama kulak olma ruhu kalmıştı geride. Özel mülkiyet düşüncesi Ukrayna köylüsünün kafasında ev sahipliğini sürdürüyordu.
Topluca adam öldürme kararını kim imzalamıştı? Sık sık düşünürüm, gerçekten Stalin mi diye. Rusya tarihi boyunca böyle bir emir bir kez bile verilmemiştir sanırım. Çar’ı bir kenara bırakın, Tatarlar, Alman işgalciler bile böyle bir emrin altını imzalamamışlardı. Oysa bu emir, Ukrayna’da, Don’da, Kuban’da köylüleri açlıktan öldürmek, küçük çocuklarıyla birlikte öldürmek demekti. Eldeki bütün tohumlara el konulması emrediliyordu. Sanki buğday değil de bomba ya da makineli tüfek arar gibi tahıl arıyorlardı. Toprağı süngülerle, tüfek temizleme çubuklarıyla delik deşik ettiler, bütün bodrumları kazdılar, döşemeleri kırdılar, sebze bahçelerini aradılar. Bazı evlerde çömleklerin, çamaşır teknelerinin içine dökülmüş tahılları alıp götürdüler. Bir kadının elinden pişirdiği ekmeği alıp at arabasına koydular ve bölge merkezine götürdüler.
Gece gündüz at arabalarının gıcırtısı duyuluyordu, toprağın üzerinde bir toz bulutu asılıydı, ekini koyacak silo yoktu, toprağın üzerine döküyorlardı, çevrede nöbetçiler dolaşıyordu. Kışa doğru ekin yağmurdan ıslandı, çürümeye başladı, Sovyet yönetiminin elinde köylünün ekininin üzerini örtmeye yetecek kadar çadır bezi yoktu.
Köylerden tahıl getirmeyi sürdürdükleri sürece çevrede bir toz bulutu yükseldi; her şey, köy, tarlalar, gece vakti ay bile toz duman içinde kaldı. Biri aklını kaçırdı, “Yanıyoruz, gök yanıyor, toprak yanıyor,” diye bağırıyordu. Hayır, gök yanmıyordu, yanan yaşamdı.
İşte o zaman anladım, Sovyet yönetimi için en önemli şey plandı. Planı yerine getir! Plana göre dağıtımı, teslimatı yap! En temel mesele devlet. İnsanlar ise solda sıfır.
Babalar ve analar birazcık da olsa buğday saklayarak çocuklarını kurtarmak istiyorlardı. Oysa onlara, “Sizin içinizde sosyalizm ülkesine karşı korkunç bir nefret var, planı bozmak istiyorsunuz, asalaklar, kulak yanlısı köylüler, alçaklar,” diyorlardı. Planı bozmak değil, çocuklarını kurtarmak, kendilerini kurtarmaktı istedikleri. Yemek yemek insanların ihtiyacıdır.
Her şeyi anlatabilirim, bir hikâyede sözler vardır sadece, oysa bu yaşamın ta kendisiydi, acı çekmekti, açlıktan ölmekti. Ha bu arada, ekine el koyulduğunda yiyeceğin fonlardan verileceğini açıklamışlardı aktivistlere. Yalandı. Aç insanlara tek bir tahıl tanesi bile vermediler.
Ekine kim el koydu? Çoğu bölge yürütme komitesinden, parti bölge komitesinden kendi adamlarımız, Komsomol’dan kendi çocuklarımız, bizim delikanlılar, tabii polis, NKVD görevlileri, kimi yerde askerî birlikler bile vardı, ben seferber durumda bir tek Moskovalı gördüm, ama o da pek gayret göstermiyor, sürekli gitmek istiyordu. Kulakların mallarına el konulması sırasında olduğu gibi insanlar yine sersemlemiş, canavar kesilmişlerdi.
Oralı bir polis olan Grişa Sayenko evli bir adamdı ve bayramda gezmeye gelmişti. Neşeli biriydi, hem güzel tango ve vals yapar, hem de Ukrayna halk şarkıları söylerdi. Bir gün bembeyaz saçlı bir dedecik yanına yaklaştı ve, “Grişa, siz hepimizi koruyorsunuz, bu öldürmekten daha beter bir şey, işçi-köylü iktidarı neden köylülere karşı çarın bile yapmadığı şeyi yapıyor?” dedi. Grişa, adama vurdu, sonra da ellerini yıkamak için kuyuya doğru giderken çevredekilere, “Bu asalağına suratına dokunduktan sonra elime nasıl kaşık alırım,” dedi.
Ekini götürdükleri sürede ortalık gece gündüz toz duman içindeydi. Göğün yarısını kaplayan ay, taşı andırıyordu ve ayın bu hali yüzünden her şey yabanıl görünüyordu. Geceler nasıl sıcaktı, tıpkı koyun postuna bürünmüş gibi, çiğnenmiş, kim bilir kaç kez çiğnenmiş tarlalar ölüm cezası gibi korkunçtu.
İnsanlar sersem gibiydiler, âdeta yabanileşen büyükbaş hayvanlar ürküyor, böğürüyor, sızlanıyor, köpekler geceleri korkunç şekilde uluyordu. Toprak çatırdıyordu.
Sonra sonbahar geldi, yağmurlar başladı, sonra karlı bir kış. Ekmek dersen yok.
Bölge merkezinden satın alamıyorsun, çünkü kart sistemi var. İstasyondan alamıyorsun, dükkândan alamıyorsun, çünkü silahlı muhafızlar izin vermiyor. Alınıp satılan ekmek yok.
Sonbahardan itibaren patatese yüklenmeye başladı insanlar, ekmek olmayınca o da çabucak bitti. Noel’e doğru büyükbaş hayvanları kesmeye başladılar. Ama kemiklerin üzerindeki et de zayıftı. Tavukları kestiler tabii. Etleri de çabucak yiyip bitirdiler, sütün ise damlası bile yoktu, tüm köyde bir tek yumurta bulamıyordun. Asıl önemlisi ekmek yoktu. Köydeki buğdayı son tanesine dek alıp götürmüşlerdi. Yazlık buğday için ekecek tek bir şey yok, tohumlukları da son tanesine kadar toplamışlardı. Kışlık buğday ise henüz karın altında, ufukta ilkbahar görünmüyor, köy artık açlık durumuna giriyor. Eti, eldeki buğdayı yiyip bitirdiler, patatesi de bitiriyorlar, ailesi büyük olanlar hepsini yiyip bitirdi.
Köy sovyetinden, bölgeden ödünç istemeye başladılar. Yanıt bile verilmiyor. Bölgeye gitmeye kalksan at yok, toprak yoldan yürüyerek on dokuz kilometre.
Korkunç bir şeydi. Analar çocuklarına bakıyorlar ve korkudan çığlık atmaya başlıyorlar. Eve yılan girmiş gibi çığlık atıyorlar. Bu yılan, ölümün, açlığın ta kendisi. Ne yapmalı? Köylülerin aklındaki tek şey, bir şeyler bulup yemek. Yutkunuyorlar, çenelerini oynatıyorlar, salyaları akıyor. Hep salyanı yutuyorsun, ama salya da karın doyurmuyor. Gece uyanıyorsun, etraf sessiz, ne bir konuşma ne de armonika sesi var. Mezarda gibi, sadece açlık dolaşıyor ortalıkta, o uyumuyor. Köy evlerinde çocuklar sabahtan başlıyorlar ağlamaya, ekmek istiyorlar. Anaları ne versin bu çocuklara, kar mı? Hiç kimseden yardım da gelmiyor. Partililerden gelen tek yanıt, yan gelip yatmamak, çalışmak gerekirdi şeklinde. Bir yanıt daha veriyorlardı: Kendi evinizde arayın yiyeceği, sizin köyde üç yıllık buğday gömülüdür.
Ancak kışın gerçek anlamda açlık yoktu daha. Tabii ki, insanlar solup sararmışlardı, patates kabuklarından karınları şişmişti, ama vücutları şişmemişti daha. Karın altından meşe palamudu arayıp buluyorlar, palamutları kurutuyorlardı, değirmenci değirmentaşlarının arasını daha geniş tutuyor, palamutları öğütüp un haline getiriyordu. Palamuttan ekmek, daha doğrusu pide yapıyorlardı. Bu pidelerin rengi çok koyuydu, çavdar ekmeğinden daha koyuydu. Kimisi kepek ya da ezilmiş patates kabukları katıyordu hamura. Palamutlar çabucak bitti, meşe korusu büyük değildi, aynı anda üç köy birden koruya hücum etmişti. Kentten bir temsilci gelmişti ve köy sovyetinde bize, işte görüyorsunuz, asalaklar, sırf çalışmamak için karın altından elleriyle palamut çıkarıyorlar, diyordu.
Büyük sınıflar neredeyse ilkbahara kadar okula gittiler, küçükler ise kışın okulu bıraktılar. İlkbaharda okul kapandı, öğretmen hanım kente gitti. Yiyecek bir şey kalmadığından sağlık merkezindeki sağlık memuru da gitti.
Açlığı ilaçla iyileştiremezsin. Köy yapayalnız kalmıştı, etraf boştu ve evlerde aç insanlar vardı. Kentten türlü türlü temsilciler de gelmekten vazgeçmişlerdi artık, ne için geleceklerdi zaten. Aç insanların elinden alacak bir şey yoktu, dolayısıyla gelmelerine gerek de yoktu. Tedavi etmeye de, okutmaya da gerek yoktu. Devlet bir insandan hiçbir şey alamadığı zaman o insan yararsız biri olur. Onu ne diye okutsun, tedavi etsin ki?
Tek başlarına kaldılar, devlet açlardan elini çekti. İnsanlar köyde dolaşmaya, birbirlerinden, yoksullar yoksullardan, açlar açlardan dilenmeye başladılar. Çok çocuklular, daha az çocuklu ya da tek çocuklu olanlardan, ilkbahardan önce elinde bir şeyler kalanlardan yiyecek dileniyorlardı. Bir avuç kepek ya da iki tanecik patates verdikleri oluyordu. Partililerse cimriliklerinden ya da kızdıklarından değil, çok korktukları için hiçbir şey vermiyorlardı. Devlet de aç insanlara bir buğday taneciği bile vermedi, oysa kendisi köylünün buğdayıyla ayakta duruyordu. Yoksa Stalin bunu bilmiyor muydu? Yaşlılar anlatıyorlardı: Nikolay zamanında da açlık olmuş, o zaman yardım ediliyor, borç veriliyor, köylüler kentlere gidip İsa hatrına yiyecek dileniyor, aşevleri açılıyor ve üniversite öğrencileri bağış topluyorlarmış. İşçi-köylü hükümeti döneminde ise bir buğday taneciği bile vermediler; yollardaki karakollar, asker, polis, NKVD, aç insanların köylerinden çıkmasına izin vermiyor, kente gidemiyorsun, istasyonların çevresinde, en küçük istasyonlarda bile nöbetçiler dolaşıyor. Size ekmek yok aile reisleri. Ama kentte işçilere karneyle sekiz yüzer gram ekmek veriyorlardı. Aman Tanrım, olur şey değil, tam sekiz yüz gram ekmek! Köy çocuklarına ise bir gram bile yok. Almanlar, Yahudi çocuklarını, “Sizin yaşamıza gerek yok, siz Yahudi’siniz,” deyip gaz odalarında boğdular. Burada olanı ise hiç anlayamıyorsun, onlar da Sovyet vatandaşı, onlar da Rus, bunlar da ve bir işçi-köylü iktidarı var, peki bu ölümler neden?
Karlar erimeye başladığında köy boğazına dek açlığa batmıştı.
Çocuklar ağlıyorlar, uyumuyorlar, gece de ekmek istiyorlar. İnsanların yüzleri toprak gibi, gözleri donuk, bakışları sarhoş. Ayaklarıyla yeri yoklayarak, elleriyle duvarlara tutunarak uykulu uykulu yürüyorlar. Açlık insanları sarsak yapıyor. Daha az dolaşıyor, daha çok yatıyorlar. Sürekli hayal görüyorlar: Gaipten bir atlı araba katarının gıcırtılarını duyuyorlar, Stalin, çocukları kurtarmak için bölge merkezinden un gönderiyormuş.
Kadınlar erkeklerden daha güçlüydüler, yaşama daha hırslı sarılıyorlardı. Ama onların işi daha zordu, çünkü çocuklar annelerinden yiyecek istiyorlardı. Bazı kadınlar çocuklarını oyalıyor, onları öpüyorlar, “Bağırmayın, sabredin, ben nereden yiyecek bulayım?” diyorlardı. Diğerleri deli gibiydiler, “Ağlayıp durmayın, gebertirim!” diyorlar ve yiyecek istemesinler diye ellerine geçirdikleri şeyle dövüyorlardı çocukları. Bazıları ise evden kaçıyor, çocuklarının çığlıklarını duymamak için komşu evlerde bekliyorlardı.
O zamana kadar kedi köpek kalmamıştı ortalıkta. Bu hayvanları yakalamak da zordu, insanlardan korkuyorardı, gözleri vahşi vahşi bakıyordu. Kedileri, köpekleri pişiriyorlardı, etleri kuruyordu, kafalarını kaynatıp jöle yapıyorlardı.
Kar kalktı ve insanlar şişmeye başladılar, vücutlarında açlık yüzünden ödemler oluşmuş, yüzleri, ayakları yastık gibi şişmiş, karınları su dolmuştu, sürekli çişleri geliyor, avluya çıkabilecek zaman bile bulamıyorlardı. Köylü çocuklara gelince, Alman kamplarındaki çocukları görmüş müydün sen, gazetede fotoğraflarını basmışlardı? Aynı onlar gibi, kafaları gülle gibi ağır, boyunları leylek boynu gibi inceydi, kollarında ve bacaklarında derilerinin altında kemiklerinin nasıl hareket ettiği, kemik uçlarının nasıl birleştirdiği görülürdü, iskeletlerin üzerine sarı gazlı bez sarılmış gibiydi. Çocukların yüzleri ise çok acı çekmiş yaşlı insanların yüzlerine benziyordu, sanki bu dünyada yetmiş yılları geçmişti çocukların, ilkbahara doğru artık yüz diye bir şey kalmamıştı: ya küçük gagalı bir kuş kafası ya da küçük bir kurbağa suratı, dudakları ince, geniş, bir diğerinin kayabalığı gibi ağzı açık. İnsana benzemeyen yüzler, ya gözler, Tanrım! Yoldaş Stalin, Tanrı aşkına, sen bu gözleri gördün mü? Belki de gerçekten bilmiyordu, baş dönmesi üzerine makale yazmakla meşguldü.

1933 senesinin Mart ayında Rusya ve Ukrayna’yı ziyaret eden Gareth Jones’un fotoğrafı.

Yemedikleri ne kaldı, fareleri yakaladılar, sıçanları, alacakargaları, serçeleri, karıncaları avladılar, toprağı kazıp solucanları çıkardılar, kemikleri, derileri, ayakkabı tabanlarını ezip un haline getirdiler, pis kokulu eski derileri erişte gibi kesiyorlar, tutkalı kaynatıp pişiriyorlardı. Otlar boy attığı zaman toprağı kazıp kökleri çıkarmaya, yaprakları, sürgünleri haşlamaya başladılar, kullanmadık şey kalmadı: Karahindiba, dulavratotu, çançiçeği, yakıotu, keçiayağı, tavşanotu, ısırgan, damkoruğu… Ihlamur yaprağını kurutup un haline getiriyorlardı, ama ıhlamur ağacımız azdı. Ihlamurdan yapılan yeşil pideler, meşepalamudundan yapılanlardan daha kötüydü.
Yardım dersen yok! O zamanlar artık yardım falan istemiyorlardı! Şimdi, bunu düşününce aklımı kaçırıyorum, yoksa Stalin, bu insanlardan vaz mı geçmişti? Böyle korkunç bir cinayete başvurdu. Aslında buğday Stalin’in elindeydi. Demek ki, insanları bile bile açlıktan öldürüyorlardı. Çocuklara yardım etmek istemiyorlardı. Yoksa Stalin, Büyük Herodes’ten daha mı kötüydü? Yoksa, diye düşünüyorum, son tanesine kadar buğdaya el koydu, sonra da insanları açlıktan öldürdü. Hayır, böyle yapmış olamaz! Ama sonra da evet oldu, öyle oldu, diye düşünüyorum. Ve hemen, hayır, bu olamaz diyorum.
Henüz halsiz düşmeden tarlalardan demiryoluna gidiyorlardı, istasyona değil, muhafızlar istasyona gitmelerine izin vermiyordu, demiryoluna gidiyorlardı doğruca. Kiev-Odessa ekspresi geçerken diz çöküyorlar ve ekmek, ekmek diye bağırıyorlardı. Bazıları, korkunç görünen çocuklarını havaya kaldırıyorlardı. İnsanların ekmek parçaları, çeşitli yemek artıkları attıkları oluyordu. Toz yatışıyor, trenin gürültüsü uzaklaşıyor ve köy halkı yol boyunca yerlerde sürünüyor, ekmek kabuğu arıyordu. Ama sonra bir emir çıktı, tren açlık çekilen bölgelerden geçerken muhafızlar pencereleri kapatıyor, perdeleri indiriyordu. Yocuların pencerelere yaklaşmalarına izin vermiyorlardı. Zaten köylüler de gitmekten vazgeçmişlerdi, bırakın raylara kadar gitmeyi, sürünerek de olsa evden avluya çıkacak güçleri yoktu.
Hatırlıyorum, yaşlı bir adam başkana bir gazete parçası getirmişti, gazeteyi yolda bulmuş. Orada şöyle bir haber vardı: Ünlü bir Fransız bakan geldi, onu en korkunç vebanın olduğu, bizden daha kötü bir halde insanların insanları yedikleri Dnepropetrovsk bölgesine, büyük bir köye, bir kolhozun çocuk yuvasına götürdüler. Bakan, “Bugün öğle yemeğinde ne yediniz?” diye sordu, çocuklar da, “Hamurlu tavuk çorbası ve pirinç köftesi,” diye yanıtladılar. Kendim okudum, şimdiki gibi gözlerimin önünde bu gazete parçası. Neydi bu? Milyonlarca insanı sessiz sedasız öldürüyorlar ve bütün dünyayı kandırıyorlar! Tavuk çorbası, diye yazıyorlar! Köfte! Oysa burada insanlar ne kadar börtü böcek varsa yiyip bitrdiler. Ve yaşlı adam devam etti konuşmasına, “Çar Nikolay yönetimindeyken gazetelerimiz tüm dünyaya açlığı duyurdu. ‘Yardım edin, yardım edin,’ diye yazdılar. ‘Köylülerimiz ölüyor’. Ya siz canavarlar, siz Büyük Herodes’ler bütün bunları büyük bir şova dönüştürüyorsunuz. 
Köyden ağıtlar yükselmeye başlamıştı, köy kendi ölümünü görmüştü. Bütün köy ağıt yakıyordu, bilinçli, yürekten değil, rüzgârda yaprakların hışırdaması ya da saman çöplerinin gıcırdaması gibi. O zaman öfkeye kapıldım, neden bu kadar acıklı ağıtlar yakıyorlardı, artık insanlıktan çıkmışlardı, o derece acıklı bağırıyorlardı. Bu ağıtları duya duya kendi tayınını yemek için insanın taştan olması gerekir. Bazen elimde tayınımla tarlaya gidiyorum, ağlamalar duluyor. Birkaç adım atıyorsun, ağlamalar kesilmiş gibi oluyor, biraz daha ilerliyorsun tekrar duyuluyor, ağlamalar, ağıtlar komşu köyden geliyor bu kez. Sanki toprak da insanlarla birlikte uluyordu. Tanrı yoktu, seslerini kim duyacaktı?
Bir NKVD görevlisi bana, “Bölgede sizin köylere ne dediklerini biliyor musun? Sert okulun mezarlığı diyorlar,” demişti. Ama ben bu sözleri ilk başta anlamamıştım. Hava ne kadar güzeldi! Yazın ilk günlerinde hızlı, hafif yağmurlar, yağıyordu, yağmur durduğunda kızgın güneş çıkıyordu. Bu sayede buğdaylar duvar gibi yükseldi, neredeyse baltayla kesilecek, hem de insan boyundan yüksek. O yaz ne kadar gökkuşağı, ne kadar çok fırtına, ılık, “çingene” yağmuru gördüm.
Bütün bir kış ürün olacak mı diye tahminde bulunuyorlar, yaşlılara soruyorlar, belirtileri gözden geçiriyorlardı. Bütün umutlar kışlık buğdaya bağlanmıştı. Umutlar haklı çıktı, ama buğdayı biçemediler. Evlerden birine uğramıştım. İnsanlar yatıyorlar, hâlâ nefes alıyorlar mı, almıyorlar mı belli değil, kimisi yatakta, kimisi fırının üstündeki yerde yatıyor. Ev sahibesinin kızını tanıyordum. Kız yerde, döşemenin üstünde kendinden geçmiş bir halde yatıyor, bir taburenin ayağını kemiriyor. Bu kadar korkunç bir şey ki. İçeri girdiğimi duymuştu, çevresine bakmadı, köpekler kemik kemirirken yanlarına yaklaşınca nasıl homurdanırlarsa aynı öyle homurdanmaya başladı.
Ölüm köyde kol geziyordu. Önce çocuklar, yaşlılar, sonra orta yaşlılar. Ölüleri ilk başlarda gömüyorlardı, sonra bıraktılar. Cesetler öylece sokaklarda, avlularda yatıyordu, en son ölenler ise evlerde yatıp kalmışlardı. Ortalık sessizleşmişti. Bütün köy ölmüştü. En son ölen kimdi bilmiyorum. Bizleri, yani idarede çalışanları toplayıp kente götürdüler.
İlk önce Kiev’e gittim. Tam o günlerde ekmek satılmaya başlamıştı. Ne mi oldu? Ta akşamdan yarım kilometrelik kuyruklar oluşuyordu. Bilirsin, kuyruklar çeşit çeşittir: Birinde insanlar dikilir, ara güler, şakalaşır, çekirdek çitlerler, diğerinde küçük kâğıtlara numaralar yazılır, şakalaşılmayan üçüncüsünde insanların ellerine ya da sırtlarına tebeşirle numara yazılır. Buradaki kuyruklar ise farklıydı, bunlar gibisini bir daha görmedim. Önlerindekinin belinden tutuyorlar ve arka arkaya dikiliyorlar. Biri sendeleyecek olsa bütün kuyruk dalgalanıyordu. Sanki bir dans başlıyordu, bir yandan öbür yana. Giderek daha güçlü sallanıyorlardı. Öndekine tutunmak için güçlerinin yetmeyeceğinden ve ellerinin gevşeyeceğinden korkuyorlar ve bu korku yüzünden kadınlar bağırmaya başlıyorlardı. Böylece bütün kyruk bağırıyor, aklını kaçırmış gibi görünüyor, sanki şarkı söylüyor ve dans ediyordu. Yoksa serserinin biri gelip, kuyruğun arasına kaynıyordu. Zincirin en kolay nereden kopacağını gözlüyorlardı. Serseri yanlarına yaklaştığı zaman korkudan tekrar bağırmaya başlıyorlar, ama şarkı söylüyormuş gibi görünüyorlardı. Ekmek satın almak için kuyrukta bekleyenler, yurttaşlık haklarından yoksun olanlar, pasaportsuzlar, zanaatkârlar ya da kenar mahallelerde oturanlardı.
Köylüler sürüne sürüne köylerinden geliyorlardı. İstasyonlar kordon altına alınıyor, bütün trenlerde arama yapıyorlardı. Yollarda her yerde karakol vardı, askerler, NKVD görevlileri. Ama yine de Kiev’e ulaşıyor, karakollara yakalanmamak için tarlalardan, sürülmemiş topraklardan, bataklıklardan, korulardan geçip geliyorlardı. Bütün dünyaya karakol kuramazsın ya. Bu insanlar artık yürüyemiyor, sadece sürünüyordu. Kent halkı kendi işine gücüne koşturuyor, kimi işe kimi sinemaya gidiyor, tramvaylar geçiyor, aç insanlar ise kent halkının arasında sürünüyorlardı: çocuklar, adamlar, genç kızlar. İnsan değil de sanki dört ayaklı pis bir köpek ya da kedi gibi görünüyorlardı. Ama hâlâ insan gibi davranmak istiyor, utanıyorlardı; vücudu şişmiş genç bir kız maymun gibi yerlerde sürünüyor, sızlanıyor, ama bu arada eteğini de düzeltiyor, utanıyor, saçlarını başörtüsünün altına saklıyordu; köylü kızı ilk kez Kiev’e gelmişti. Ama bunlar buraya kadar gelebilen şanslı insanlardı, on binde bir kişi. Yine de kurtulamayacaklar, aç bir insan yerde yatıyor, homurdanıyor, yiyecek istiyor, ama yiyemiyordu, yanında bir parça ekmek duruyor, oysa o artık hiçbir şey görmüyor, ölüyordu.

Ukrayna’nın ikinci büyük kenti Harkov’da açlıktan ölmekte olan bir adam — 1932.

Sabahları katanalar koşulmuş yük arabaları geliyor, gece ölenleri topluyordu. Böyle bir araba gördüm, çocuk cesetler üst üste konulmuştu. Dediğim gibi, incecik, upuzun, yüzleri, gagası sivri ölü kuşlar gibiydi. Bu yavru kuşlar uçup Kiev’e kadar geldiler, peki ne yararı oldu? Aralarında hâlâ kuşlar gibi cıvıldaşanlar, olgunlaşmış başaklar gibi boynunu bükenler vardı. Arabacıya sordum. Adam elini salladı, “Gidecekleri yere götürünceye kadar sesleri kesilir,” dedi. Bir kız görmüştüm, kaldırımda enlemesine emekliyordu. Kapıcının biri kıza ayağıyla vurdu, kız yola yuvarlandı. Etrafına bile bakmadı, hızlı hızlı emekliyor, nereden güç buluyorsa hâlâ çabalıyordu. Bu arada toz içindeki elbisesini silkeliyordu. O gün bir Moskova gazetesi almıştım. Maksim Gorki’nin çocuklar için eğitici oyuncakların gerekli olduğuna ilişkin bir yazısını okudum. Katanaların çöplüğe taşıdığı bu çocuklardan Maksim Gorki’nin haberi yok muydu acaba? Oyuncağı ne yapacaklardı onlar? Belki de haberi vardı Gorki’nin. Herkes nasıl susuyorsa o da aynı şekilde susuyordu. Ve bu ölü çocukların tavuk çorbası içtiğini yazanlar ne yazıyorlarsa o da onu yazıyordu. Arabacı ölülerin çoğunu ekmek satılan yerin civarından aldığını söylemişti bana. Aç, vücudu şişmiş bir insan ağzına bir lokma ekmek atıyor ve işi bitiyor. Topu topu üç gün kaldığım halde Kiev’in bu hali aklımdan hiç çıkmadı.
Benim anladığım şu: Başlangıçta açlık insanı evden dışarı kovalıyor. İlk zamanlar ateş gibi pişiriyor, acı çektiriyor, bağırsaklarını da, ruhunu da kökünden söküyor, insanlar evden kaçıyorlar. Toprağı kazıp solucan çıkarıyorlar, ot topluyorlar, hatta Kiev’e gitmeye çalışıyorlar. Herkes evinden çıkıyor, herkes. Sonra öyle bir gün geliyor ki, aç insan emekleyerek evine geri dönüyor. Bu, onun açlığını yendiği anlamına geliyor, insan artık korkmuyor, yatağına uzanıyor ve yatıp kalıyor. İnsan açlığı bir kez yendi mi artık onu kaldıramazsın, sadece gücü olmadığından değil, yaşamaya ilgi duymadığından, yaşamak istemediğinden. Sessizce yatağında yatar, ona dokunma artık. Aç insan yemek yemek istemez, sürekli çiş yapar ve ishal olur, aç insan uykucu biri olur, ona dokunma, onun tek istediği sessizliktir. Aç insanlar yatar ve ölürler. Bunu savaş tutsakları da anlatıyorlardı. Eğer tutsak düşmüş bir asker ranzasına yatıyor, tayınına el sürmüyorsa sonu yaklaştı demektir. Bazıları ise delirmişti. Bu insanlar tam olarak sakinleşemiyorlardı. Gözlerinden belliydi, gözleri parlıyordu. İşte bu tip insanlar ölüleri kesip parçalıyorlar ve pişiriyorlardı, kendi çocuklarını öldürüyor ve yiyorlardı. Bunların içindeki insan öldüğünde vahşi hayvan ortaya çıkıyordu. Bir kadın görmüştüm. Kadını muhafız eşliğinde bölge merkezine getirmişlerdi. Yüzü insan yüzüydü, gözleriyse kurt gözleri. Söylendiğine göre, bu yamyamların hepsi kurşuna diziliyordu. Oysa onlar suçlu değildi, bir anayı kendi çocuklarını yiyecek noktaya getirenler suçluydu. Kime sorarsan sor, suçluyu bulabilir misin? Bütün insanlar için iyi bir şey yapmak uğruna getirilmiştir analar bu duruma. 
O zaman her aç insanın bir tür yamyam olduğunu gördüm. İnsan, bir tek kemikleri kalacak biçimde kendi etini, son damlasına kadar vücudundaki yağı yiyor. Sonra bilinci kararıyor, yani kendi beynini de yiyip bitirmiştir artık. Aç insan kendi kendisini tamamen yemiş bitirmiştir. 
Her aç insanın ölümünün kendine göre olduğunu da düşünüyorum. Bir evde savaş oluyor, insanlar birbirlerini gözlüyorlar, birbirlerinin elindeki yiyecek kırıntılarını zorla alıyorlar. Kadın kocasına, koca karısına karşı. Anne, çocuklarından nefret ediyor. Öbür evde ise sarsılmaz bir sevgi var. Böyle dört çocuklu bir ev biliyordum. Anne dilini döndürecek gücü olmadığı halde aç olduklarını unutmaları için dört çocuğuna masal anlatıyordu, boşken bile kollarını kaldıracak gücü olmadığı halde çocuklarını kucağına alıyordu. İçindeki sevgi yaşıyordu. İnsanlar, nefretin olduğu yerde ölümün çabuk geldiğini fark ediyorlardı. Sevgi de hiç kimseyi kurtaramadı, bütün köy yerde yatıyordu. Tek bir canlı kalmadı.
Bizim köyün ıssızlaştığını sonradan öğrendim. Çocuk sesleri de yoktu. Artık ne oyuncağa, ne de tavuk çorbasına gerek vardı köyde. Ağıt yakmıyorlardı. Ağıt yakacak kimse kalmamıştı. Buğdayı askerlerin biçtiğini, ancak Kızıl Ordu askerlerinin ölü köye gitmelerine izin verilmediğini, çadırlarda kaldıklarını öğrendim. Askerlere köyde salgın hastalık olduğunu söylemişler. Ancak onlar köyden çok kötü bir koku geldiğinden yakınıyorlarmış. Kışlık buğdayı da askerler ekmişler. Ertesi yıl Oryol eyaletinden göçmenler getirmişler. Ne de olsa toprak Ukrayna toprağı, kara, verimli toprak, oysa Oryollular her zaman kötü ürün alırlar. Çocuklarla kadınları istasyon yakınındaki derme çatma barakalara bırakmışlar, erkekleri köye götürmüşler. Ellerine yabaları vermişler ve ev ev gezmelerini, cesetleri dışarı çıkarmalarını söylemişler. Ölüler kadın erkek, kimi yerde, döşemenin üstünde, kimi yatakta yatıyormuş. Evlerin içinde korkunç bir koku varmış. Köylüler ağızlarını burunlarını mendiller sarmışlar, cesetleri çıkarmaya koyulmuşlar, cesetler parçalanıyormuş. Sonra bu parçaları köyün dışına gömmüşler. Sert okul mezarlığının ne demek olduğunu işte o zaman anladım ben. Evleri ölülerden temizlediklerinde yerleri silmeleri ve duvarları badana etmeleri için kadınları getirmişler. Gereken her şeyi yapmışlar, ama koku duruyor. İkinci kez badana yapmışlar, yerleri kille yeniden sıvamışlar, koku gitmiyor. Bu evlerde ne yemek yiyebilmişler, ne uyuyabilmişler, Oryol eyaletine geri dönmüşler. Ama tabii ki toprak boş kalmamış. Toprak da ne topraktır ama!
Sanki hiç yaşamamışlardı. Oysa ne kadar çok şey olmuştu. Âşık olmuşlar, karılar kocalarını terk etmiş, kızlarını kocaya vermişler, sarhoş olup kavga etmişler, misafirliği gitmişler, ekmek pişirmişlerdi… Nasıl çalışmışlardı! Şarkılar söylemişlerdi. Çocuklar okula gitmişti… Seyyar sinema gelmişti, en yaşlılar bile film seyretmeye gitmişti.
Hiçbir şey kalmamıştı geriye. Neredeydi bu yaşam, çekilen korkunç acı neredeydi? Hiçbir şey kalmamış mıydı? Bütün bunların hesabını hiç kimse vermeyecek mi acaba? Böyle hiçbir iz bırakmadan unutulup gidecek mi? Otlar büyümüştü. Sana soruyorum, bu nasıl bir şeydi?
***
Alıntının yapıldığı eser: Grossman, Vasili, Her Şey Geçip Gider, çev. Ayşe Hacıhasanoğlu, Can Yayınları, XIV. Bölüm, s.145-160, 2013.
-
Metne aktarım ve ilave bilgiler: Selçuk Uygur

3 Ekim 2016 Pazartesi

"Gördün mü? İngilizlerle böyle konuşulur!"

Uygarlık düşmanı siyasal islamcıların Lozan üzerinden Cumhuriyet’in kurucu babaları ve değerlerine karşı başlattığı yeni ve tarihsellikten uzak bir taarruz karşısında WW2 Türkiye platformumuzun Twitter hesabında bir paylaşım yaptık. Siyasal islamcıların “hezimet” olarak ifade ettiği Lozan Anlaşması sürecinde diplomasimizin Almanya ve dünya kamuoyunda nasıl göründüğüne dair bu paylaşım Halk TV ekranlarında yer alarak kadar çokça ilgi gördü.


1922 tarihinde Alman Kladderadatsch dergisinde yayınlanan bu karikatür hakkında meraklısına biraz daha bilgi vermek istiyorum. Başlığı Türkçeye “Farklı konuşma araçları” olarak tercüme edilebilecek karikatürün ilk karesinde yıkılan İkinci Alman İmparatorluğu’nun yerine kurulan Weimar Cumhuriyeti’nin şansölyesi olan ve İngiliz ve Fransızların taleplerini karşılamaya yönelik bir tutum izlediği için Alman milliyetçilerinin hedef tahtasında bulunan Dr. Wirth sünepe bir halde İngilizlerle konuşmaya çalışıyor, fakat onlardan yanıt alamamaktan yakınıyor. Ardından ahizeyi kapan Atatürk’ün bağırıp çağırmaya başlamasıyla Müttefikler derhal Atatürk’e cevap veriyor. Müteakiben Atatürk Alman Şansölye Dr.Wirth’e dönerek, “Gördün mü? İşte İngilizlerle böyle konuşulur!” diyerek gülümsüyor. Karikatüre altındaki metnin tam tercümesiyle birlikte aşağıdan erişebilirsiniz.


“Dr. Joseph Wirth: ‘Garip! Antant’la telefonda irtibat kurmaya çalıştığımda ahizedeki sevimsiz bir cızırtıdan başka bir şey duyamıyorum.’
Mustafa Kemal Paşa: ‘Lütfen, telefonu bana veriniz! (Ahizeyi ağzına götürür.) Kemal Paşa konuşuyor! Lanet olsun, teklifinizi ne zaman göndereceksiniz?!
Cevap (hızlı, temiz ve net): ‘Derhal! Hemen!’
Kemal Paşa (Gülümseyerek Şansölye Dr. Wirth’e döner): Gördün mü? İngilizlerle böyle konuşulur!’”

Karikatür ve altındaki diyalog, sadece kendi Sevr’leri olan Versay Anlaşması’nın boyundurluğundan kurtulamayan ve politikacıları Fransız ile İngilizlerin taleplerine kayıtsız şartsız boyun eğmekten fazlasını yapmayan Almanların değil, dünya kamuoyunun gözünden de Türklerin Müttefikler karşısındaki dirayetli bir duruş ve diplomasi sergilediğinin tezahürüdür. Ayrıca Almanya’da, Müttefiklerin kendilerine dayattıkları ölüm fermanını Türklerin yırtmalarına karşı beslenen büyük imrenme duygusu sadece karikatürlerle sınırlı kalmamış, Deutsche Zeitung gazetesinde yayınlanan ve DNVP üyesi Max Maurenbrecher’in kaleme aldığı 23 Eylül 1922 tarihli, “Was lehren uns die Türken?”, yani “Türkler bize ne öğretiyor?” başlıklı ve benzeri makalelerde de kendini göstermiştir. 1918 ya da 1919’da Versay Anlaşması’nı imzalamak yerine Türkler gibi direnişe geçmiş olsalardı Almanların da Türkler gibi kazanacaklarını ve daha iyi şartlarla masaya oturacaklarını öne süren bu makale hem Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarının verdiği mücadele hem de icra ettikleri dirayetli diplomasiye Birinci Dünya Savaşı’ndan bizim gibi yenik çıkan Almanların duyduğu hayranlığı özetlemektedir. 

İstiklâl Harbi'nde bozguna uğrattığımız Yunanistan'da çıkan, aşağıda örneğini verdiğimiz birtakım gazete ve dergiler de Yunanlıların gözünden Lozan Anlaşması'nın zafer mi yoksa hezimet olduğunu ortaya koyar.


Lozan'da Müttefikleri temsil eden İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon ve Fransız Başbakan Raymond Poincaré'i tavuk, İsmet İnönü’yü horoz olarak illüstre edilen ve Yunan hükümeti tarafından toplatılan 15 Temmuz 1923 tarihli Yunan gazetesi.
Kısacası, ne İstiklal Hârbi ne de Lozan akıl hocalıklarını fesle gezen meczupların yaptığı ve ne tarih ne de lisan bilen, Modern Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkıp, Türk insanını Araplaştırarak Türk yurdunu Ortadoğu bataklığının bir eyaleti haline getirmeyi nihai amaç belleyen ve bu amaç için Cumhuriyet tarihindeki bütün kazanımları karalama çabası gösteren siyasal islamcılardan başka kimse tarafından bir hezimet olarak görülmemekte, aksine Batılıların Birinci Dünya Savaşı’ndan galip çıkan kısmı için kendi hezimetleri, mağlup çıkan kısmı için ise imrenilerek seyredilen bir askeri ve diplomatik süreç teşkil etmiştir.

Kaleme alınırken Stefan Ihrig’in Atatürk in the Nazi Imagination isimli eserinden de yararlanılan (s.54-55-56) bu yazıyı fırsat buldukça Lozan sürecinin dünya basınında ne şekilde yer aldığına dair yeni materyallerle güncelleyeceğim.

-

Selçuk Uygur

1 Ekim 2016 Cumartesi

J.D. Gregory’nin 1920 Harbi’ndeki 1939 Kehaneti…

1920 tarihli Leh-Sovyet savaşının anlatıldığı “White Eagle — Red Star”ın 242. sayfasında, İngiliz Dışişleri Bakanlığı’nın Baltık ve Doğu Avrupa’dan sorumlu “Kuzey Birimi” başkanı J.D. Gregory’nin, Londra’daki Leh bakan Jan Ciechanowski’ye, Chiechanowski’nin İngilizlerin Lehlerin sorunlarına karşı sempati beslemediklerine dair ifadesi üzerine yaptığı bir konuşmaya denk geldim. 1920 yılında telaffuz edilmiş bu cümleler, 1939’da Polonya’nın başına geleceklere dair denk geldiğim en çarpıcı monologu teşkil ettiğinden hem elimin altında durması hem de okuyucuların yararlanması için Türkçesiyle buraya alıyorum.

Polonya’nın 1939 yılında Almanya karşısında uğradığı bozgundan Chamberlain’i sorumlu tutan bir Leh posteri. “Anglio! Twoje dzielo!” — “İngiliz! Bu senin eserin!”

Büyük Britanya’yı mütemadiyen Leh karşıtı olmakla itham ediyorsunuz. Söz konusu olan tam tersidir. Fakat biz, yeni bir bölünmenin* hiçbir surette söz konusu olmayacağından bahsedilemeyeceği hususunda sizden daha ileri görüşlü ve ihtiyatlıyız. Rusya ve Almanya daima düşmanlaştırıldı; uzun vadede tarih tekerrür edecek ve tavsiyemizi** reddetmesi sonucu felaketle karşı karşıya kalması durumunda Polonya’ya yardım etmek adına sadece güçsüz değil, fakat aynı zamanda isteksiz olacağız. (Documents on British Foreign Policy’ (1st series) Vol XI №566. PRO — FO 371 5396/4138.)
*Polonya’nın komşuları tarafından mazide üç kez bölünmesine referans veriliyor. Avusturya-Rusya ve Prusya’nın icra ettiği 1772 bölünmesi. Prusya ve Rusya’nın icra ettiği 1793 bölünmesi. Avusturya-Rusya ve Prusya’nın icra ettiği 1795 bölünmesi.
**Söz konusu İngiliz tavsiyesinin ne olduğu hususunda kısaca bir bilgi geçmek gerekirse, İngiliz Başbakanı Lloyd George, Beyaz komutanlar Kolçak ve Denikin’in Rus İç Savaşı’ndaki bozgunu sonucu Sovyet Rusya ile ilişkilerin normalleştirilmesi ve Antant güçleriyle Rusya arasındaki ticaretin 1917’de kaldığı yerden devam etmesi görüşünü savunmuş ve George’un ‘rather see Russia Bolshevik than Britain bankrupt’ ifadesi 1920 başında Antant’ın Rusya ile ticari ilişkileri hususunda hâkim görüş haline gelmişti. Fakat Alman Ober Ost’unun işgal altında bulundurduğu Rusya ve Polonya arasında bir tampon görevi gördüğü topraklardan Versay Antlaşması gereği 1919 yılında çekilmesi sonucu bölgede oluşan otorite vakumunda Polonya ve Sovyet Rusya arasında başlangıçta ufak sınır çatışmaları olarak tezahür eden gelişmeler kısa zaman sonra tam teşekküllü bir savaşa döndü. Bu süreçte (1919 sonları 1920 Nisan arası) Antant’ın bölgede ticaretin yeniden rayına girmesi adına Polonya’ya barış baskısı yapması, Polonya’nın ise Ukrayna ve Vilnius gibi bölgelerin bağımsızlığının Sovyet Rusya’ya terk edilemeyeceği hususundaki ısrarı üzerine ilişkiler gerildi. Polonya’nın topyekûn imha edilmesiyle sonuçlanması oldukça mümkün görünen Sovyetler Birliği’nin Varşova taarruzu (Ağustos 1920) öncesinde Antant’ın hiçbir yardım göndermemesi ve İngilizlerin Polonya’yı şartları çok ağır bir ateşkes imzalamaya telkin etmesi ilişkileri daha da yaraladı. “Vistül’deki Mucize” ile Lehlerin Varşova Muharebesi’nde Kızıl Ordu’yu beklenmeyen ağır bir bozguna uğratması üzerine Antant bu sefer Lehlerin taarruzlarını Kırım’da sıkışan Beyaz Komutan Wrangel ile koordine etmesini istediyse de, Pilsudski güney cephesinde (Ukrayna) geri çekilen Sovyet orduları üzerinde takip ve baskı kurmayı reddederek Wrangel’in yok olmasına izin verdi. Görüldüğü gibi, Polonya’nın kararları, neredeyse her konuda İngiltere’nin tavsiyelerinden 180 derece zıt bir yönde ilerlemişti.
-
Çeviri ve ilave dipnotlar: Selçuk Uygur