30 Eylül 2016 Cuma

Bir Soykırım Hatırası: Dört torununu Holodomor’da Yitiren Bir Ukraynalıdan Waffen-SS Piyadelerine

Erwin Bartmann, Mayıs 1941′de Hitler’in adını taşıyan en seçkin Waffen-SS Tümeni olan Leibstandarte Adolf Hitler’e katıldığında mazideki yıllarını fırıncılık yaparak geçiren 17 yaşındaki bir gençti. Bartmann ve arkadaşları 1941 sonbaharında Lichterfelde’deki Leibstandarte kışlasından alınarak Umman ve Kiev Muharebeleri’nde Leibstandarte Tümeni’nin verdiği 674 zaiyatın yerine gönderildi. 1942 yılına kadar Doğu Cephesi’nde çarpışan Bartmann, 1942 yılında yeniden tertiplenmek üzere Fransa’ya çekilen Leibstandarte Tümeni’yle 1943 senesinin ocak ayında yeniden Doğu Cephesi’ne döndü ve 1943 Temmuzu’nda ünlü Kursk Muharebesi’nde yaralanarak Berlin Muharebesi’ne kadar savaşın geri kalanını LSSAH’in Spreenhagen’daki kampında eğitim vererek geçirdi. 1945 senesinin nisan ve mayıs aylarını kapsayan Berlin Muharebesi esnasında Regiment Falke bünyesinde çarpışarak Amerikan hatlarına geçmeyi başaran Bartmann, Amerikalılara teslim olarak İskoçya’daki esir kampına gönderildi. Serbest bırakılmasının ardından evlenerek İskoçya’ya yerleşen Bartmann, 14 Ekim 2012′de hayatını kaybetti.

Seçkin Leibstandarte Adolf Hitler Tümeni gönüllüsü Erwin Bartmann’ın 2013 tarihinde yayınlanan hatıratı.
Bartmann’ın ölümünden bir sene sonra yayınlanan kitabı Für Volk and Führer, İkinci Dünya Savaşı üzerine çalışan çevrelerce en çarpıcı otobiyografilerden biri olarak kabul edilmektedir. Kendisinin değerli eserinden buraya alıntılayacağım kısım, Bartmann’ın 1941 yılında Ukrayna cephesine nakledilirkenki bir hatırasına dayanıyor. Sovyetler Birliği’nin çiftliklerinin kolektifleştirilmesine itiraz eden Ukraynalılara karşı Stalin’in emriyle bir ibreti alem harekâtı olarak gerçekleştirdiği açlık soykırımı Holodomor, 1932–33 yılları arasında milyonlarca Ukraynalının açlıktan ölmesine ve çocukların kaçırılarak yenmesine varacak bir yamyamlığa sebep oldu. Ukraynalıların Ruslara ve komunizme karşı bugün dahi dinmeyen öfkesinin ana sebeplerinden biri olan Holodomor’u daha sonra başta bu trajediye tanıklık etmiş Miron Dolot ile Vasili Grossmann’ın eserlerinden olmak üzere vakit bulduğumda kapsamlı bir şekilde aktaracağım. Lâkin şimdilik Bartmann’ın öncepheye nakledilen 17 yaşındaki bir gençken dört torununu Holodomor’da kaybeden yaşlı bir Ukraynalı çiftçiyle hatırasının tercümesini paylaşmakla yetineceğim.
***
Cehennem sıcaklığında geçen birkaç günün ardından ırak bir tren istasyonuna geldik. Şaşkınlık içerisinde uçsuz bucaksız araziye baktım — parlak ayçiçeklerinden oluşan bir deniz göz alabildiğince uzanıyordu. Trenden inerek, bizi kıvrımlı bir yoldan geceyi geçireceğimiz ahıra götürecek olan kamyonlara atladık. Tanık olduğum Yahudi gettosu hakkındaki kaygılarımı çoktan zihnimin derinliklerine atmıştım, ne de olsa “beni ilgilendirmez”di — ah, gençliğin o sonsuz naifliği! 
Gecenin çökmesiyle yakındaki bir koruluktan odun toplayarak, etrafında öncesinde binlerce kez seslendirdiğimiz şarkıları söyleyeceğimiz ateşin başına toplandık. Yaşlı bir çiftçi ortaya çıkarak dikildi, mesafesini koruyarak müziğimizi dinliyordu. Askerlerimizin başındaki Unterscharführer (Uscha) ona el sallayarak gelmesini işaret etti. Adam tereddütle ateşimizin davetkâr sıcaklığına doğru yürüdü. Gülümsedik. Birkaç kelime Rusça bilen bir yoldaşımız onunla konuştu.
Yaşlı çiftçi kusursuz bir Almancayla yanıt verdi. “Dinlememde bir sakınca var mı?”
Ataları çok uzun zaman önce Ukrayna’ya yerleşmiş Ukraynalı bir Volksdeutsche’ydi. Hepimiz gülerek beklenti içinde Uscha’ya baktık. Başıyla onaylayarak Ukraynalıya işaret etti. “Gel — ateşin yanında bizimle otur.”
Sohbetimiz sürerken başka Ukraynalılar da bize katıldı; aralarında 25 yaşlarında bir kadın da vardı. “Sadece birkaç ay önce,” dedi, “üç erkek kardeşim vardı –hepsi gitti– komunistler onları götürdü. Bu domuzların hafızası kuvvetli. Beş yıl kadar önce kardeşlerim kolektif sistemin organizasyonundan şikayet etmişlerdi. Derhal Kulaklar, — halkın düşmanları olarak yaftalandılar. Şimdi nerede olduklarına dair hiçbir fikrim yok. Yetkililere yazdığım mektuplar yanıtsız kaldı. 60 yaşın altındaki neredeyse her adamı ajan diyerek tutukladılar. Nerede olduklarını Tanrı bilir.”
Yaşlı adam kolunu kendine eşlik eden ötekileri de kapsayacak şekilde uzatarak, “Sağ kaldığımız için hepimiz şanslıyız,” dedi. “Hepimizi neredeyse açlıktan öldürmelerinin üzerinden daha on yıl bile geçmedi. Çok kötüydü –yamyamlık vardı– insanlar yemek için çocukları kaçırıyordu. Dediklerine göre bunu yapan bazen de çocukların açlıktan aklını kaçıran akrabaları oluyordu.”
Bu kadar bereketli bir kırsal kesimde açlıktan kırılmanın mümkün olduğuna inanmakta olduğuna güçlük çekiyordum. “Bunların hiçbirine tanık oldunuz mu, yamyamlığa?”
“Şahsen görmedim. Yamyamlık komşularınızın önünde yapacağınız türden bir şey değildir,” dedi yaşlı adam bakışlarını indirerek. Ateşin yanındaki ince bir dalı yerden alıp sert iklimin yıprattığı yüzündeki üzgün ve zayıf bir ifadeyle tütmeye başlayana kadar ateşlerin içinde tuttu. “Bu açlığa dört torunumu kaybettim, biz o vahim zamanlara Golodomor deriz.” Nemli gözleri ışıl ışıl parlayan alevleri yansıtıyordu. “Komünist parti duvarlara ve telgraf direklerine çocukları yemenin barbarca olduğunu söyleyen posterler asmıştı.”

Ukrayna’nın ikinci büyük şehri olan Harkov’da açlıktan kırılmakta olan köylüler — 1933.

“Kıtlığa ne sebep oldu?”
“Ah, o bir kıtlık değildi,” dedi yaşlı çiftçi sesi tiksintiyle titreyerek. “Her şey açıktı. Bizi kendi mezarlarımızı kazmaya zorlayıp vurmalarına rağmen çiftliklerimizin kolektifleştirilmesine direndik. Tarım aletlerimizi ve mahsülümüzü çaldılar. Halkımızın bu şekilde açlıktan kırılmasını izlemek gerçekten içler acısıydı — açlıktan yüzleri kararmış anneler, incecik kemikleri sayılan çocuklar. Tanrım… Stalin’den nefret ediyorum.”
Artık kendimi fatihten ziyade kurtarıcı gibi hissederek dünyanın bu güzel köşesindeki varlığımızın tamamen meşru olduğuna kendimi inandırmıştım. Stalin’in gaddarlığını kurbanlarından bizzat kendi kulaklarımla duymam Hitler’in Bolşevizme dair tasvirinin abartı olmadığını teyit ediyordu — ya da o zaman için öyle görünmüştü. 
Uscha neşeli sesiyle birden ortamdaki kederi dağıttı. 
“Dostum, artık buradayız, o yüzden Stalin hakkında daha fazla endişe etmenize gerek yok.” Güçlü bir sesle şarkıya başladı, Auf der Heidi blüht ein kleines Blümelein…” (”Kırlarda küçük bir çiçek açar…”)
Müziğin gücüyle melankolik atmosfer bir anda dağılıverdi. Bir şarkıyı öteki izledi, Almanca ve Ukraynaca. Bir Untersturmführer gelip bize “ışıkları söndürme” vakti geldiğini hatırlatana kadar herkes dostluğun keyfini çıkarıyordu. Küçük partimize devam edebilmek adına izin istedik. “Untersturmführer, yerel halkı tanımaktan bir zarar gelmez,” dedi bizim Uscha.
Untersturmführer sesini yükseltti. “Bir emir verdiğim zaman ona tereddütsüz ve sualsiz itaat edilmesini beklerim. Anladınız mı? Siz Leibstandarte askerisiniz.” 
Dostlarımızdan bir başkasının “Untersturmführer…” diye teşebbüs etmesine rağmen subay bu girişimi kısa kesti.
“Tek bir itiraz daha ve hepiniz kendinizi SS askeri mahkemesinin önünde bulursunuz,” diyen subay topuklarının üzerinde dönerek etrafı çevreleyen ağaçların gölgeleri arasında kayboldu.
Al suratlı bir çiftçi çocuğu olan Uscha’mız herkesin duyabileceği şekilde homurdandı. “Kural hastası, gerçek bir 100’de 100’lük — nasıl adam idare edileceği hakkında hiçbir fikri yok.”
Belki de Untersturmführer’in zayıf liderlik özelliklerinin bir nevi alışılmadık olduğunu belirtmem gerekir — altlarında hizmet ettiğimiz öteki liderler istisnaya mahal bırakmayacak şekilde iyi adamlardı. Untersturmführer’in partinin bitirilmesi yönündeki emrine rağmen Uscha’mız geceyarısını bir hayli geçene kadar devam etmemize izin verdi.
İyi bir gece istirahatinin ardından, başlarımızın üstündeki mükemmel derecede masmavi göğün üzerinde parlayan güneşin altında etrafımızdaki araziyi turistler gibi seyrederek öncepheye doğru yolculuğumuza devam ettik. Tarlalardaki ayçiçeklerinin boyu insanlarınkinden daha uzundu.
“Güzeller,” dedim Uscha’ya.
“Evet güzeller — ama piyade için bir ölüm tuzağı.”
Sonraki birkaç gün şiddetle yağmur yağdı. Toprak yollar araçlarımızın tekerlekleri altında hızla çamura döndü. Defalarca kez kamyonlardan atlayıp araçları itmek zorunda kaldık. Bir keresinde, yoldaki çamur çukuruna batan aracı çıkarmak imkânsız göründüğünde, bir esir kolundan, –gördüğüm ilk Rus askerleri– bir halat çekme oyununu andıracak şekilde araçları halatlarla kurtarmak adına yardım sağlandı. Ertesi gün güneş çamurlu zemini yeniden sertleştirdi.
***
Kaynak: Bartmann, Erwin, Für Volk and Führer, 4. Bölüm, “Auf Wiedersehen Lichterfelde, s.40–43
-
Çeviri: Selçuk Uygur

29 Eylül 2016 Perşembe

Kiev Taarruzu ve Bolşevik Cephesi’nden Rus Milliyetçiliği Tiradları — 29 Nisan 1920

Mazide Sovyetler Birliği’nin sözde hasmı olduğu “milliyetçilik” olgusu ve duygularından nasıl yararlandığını, Kızıl Moskova’nın Avrupa’daki milliyetçilik düşüncesini kapitalizme indirgerken, kendisinin, özellikle de harici harplerde zor durumda kaldığında etnik milliyetçiliği nasıl kuşandığından birkaç kez bahsetmiştim. Bunu, Bolşevikler için işler yolunda giderken toplu mezarlara gömülen Rus milliyetçilerinin, zorda kalındığında 15 Ağustos 1920′de Batı Cephesi’ne gönderilmek üzere silah altına alınan 314.180 Çarlık subayı örneğinde tezahür eden ikircikli uygulamalar, ya da pragmatizmde görebiliriz. Öyle ki, bu iki yüzlülük, ya da daha rasyonel bir ifadeyle pragmatizm, Çar’a her zaman bağlı kalan ve I. Dünya Savaşı’ndaki tek başarılı taarruz harekâtını yürüten Brusilov’u Pravda gazetesinin 28 Mayıs 1920 tarihli sayısında eski Çarlık subaylarına, “Size yapılan yanlışları unutun. Sevgili Rusyamızı tüm gücümüzle müdaafa etmek ve onu geri dönüşü olmayan bir boyun eğişten kurtarmak hepimizin görevidir*” çağrısını yaptırmaya kadar varmıştır.
Sözü fazla uzatmadan, Alman Ober Ost’unun 1919′da Sovyetler ile Lehler arasında kalan tampon bölgeden çekilmesinin ardından başlayan ve Wilno’nun Lehlerin eline geçmesiyle şiddetlenen sınır çarpışmalarının topyekûn bir harbe dönmesiyle zuhur eden, Lehlerin 1920 tarihli başarılı Kiev taarruzlarının ardından Komunist Parti Merkez Komitesi’nin 29 Nisan’da yayınladığı bir bildiriyi, Norman Davies’in “White Eagle — Red Star” isimli kitabından bu minvalde alıntılayacağım.
***
Sovyet liderlerinin tepkisi oldukça farklıydı. Leh taarruzu onlara göz ardı edilmemesi gereken ahlaki ve siyasi bir avantaj sağladı. Kiev, Rus değil Ukrayna Cumhuriyeti’nin sınırları içinde kalsa da, onun (Kiev’in) savunması için yapılan çağrı Rusya’nın müdafaası adına yapıldı. Komunist Parti Merkez Komitesi’nin 29 Nisan tarihli duyurusu Sovyetler Birliği’ni savunmak için yalnızca işçi sınıfına değil, fakat bütün işçileri, çiftçileri ve “Rossiya”nın, Devrim’in sözde yok etmiş olması gereken o devasa, müphem, mistik imparatorluğun onurlu vatandaşlarına sesleniyordu. Duyuru hem eski moda vatanseverlerin hem de yeni bilenmiş devrimcilerin ilgisini çekmekte başarılı oldu. Duyurunun dili kadim düşmanlıklar ve yabancı istilalarıyla 1610 (Leh-Rus Harbi), 1812 (Napolyon İstilası) ve 1914′e yapılan atıflarla doluydu:
Onurlu vatandaşlar! Leh lordların süngülerinin Büyük Rus Ulusu’nun kaderini tayin etmesine izin veremezsiniz. Leh lordlar defaatle ve utanmazca Rusya’yı kimin yönettiğini değil, fakat yalnızca Rusya’nın zayıf ve yardıma muhtaç olmasını önemsediklerini gösterdiler. (Dokumenty i Materialy III. No. 9.)

1920 Harbi’nden kalma, bir Sovyet askerinin Leh generalini iki Ukraynalı çiftçinin sırtından atarken tasvir eden Sovyet propaganda posteri.
Kolçak ve Denikin’in yenilgisinden sonra Rusya’da birlik beraberlik çağrısına yanıt vermeye hazır ve boşta duran bir vatansever hissiyat bolluğu vardı. Üç yıl boyunca Ukrayna milliyetçiliğinin amansız düşmanı olan Ukraynalı komunistler şimdi bütün nüfusu Ukrayna “anavatanı”nı savunmaya çağırıyordu. Aynı zamanda sınıfsal düşmanlarını da görüş alanlarından çıkarmamaya niyetliydiler. Lenin, Polonya ve Leh Savaşı’yla ilgili tüm makalelerin onlardan bütünüyle sorumlu olacak güvenilir editörler tarafından yayınlanması için özellikle emir vermişti.


İşin dozunu kaçırmayın, şovenliğe vurmayın ve Polonya’nın lord ve kapitalistlerini her zaman işçi ve çiftçilerinden ayırın.” (Dokumenty i Materialy III. No. 9.)

Dolayısıyla, Rus milliyetçiliği ile Sovyet enternasyonalizminin bir araya geldiği ve Kızıl Ordu’ya ilk kez 1920′de hâkim olan bu tuhaf karışım o zaman itibaren Sovyet davranışlarını karakterize etmiştir. (Davies, Norman, White Eagle — Red Star, The Polish-Soviet War 1919–1920 and The Miracle on the Vistula, Ekim 2003, s.141.)

***

Lenin’in söz konusu uyarısında, Rus gazetelerinin ve Kızıl Ordu propagandasının, Bolşeviklerin şovenizmle suçladığı Polonya’yı milliyetçilikte geri bırakan bir üslup benimsemiş olmasında yarar var. Öyle ki, Troçki, Kızıl Ordu askeri mecmuması olan Voyennoye Delo’yu (Ru: “Askeri Meseleler”) Leh Harbi ile ilgili bir makalede kullanılan “Büyük Rus Irkı’nın şerefli ve açık ruhu” gibi ifadeleri sebebiyle askıya aldı. Bunun yanı sıra, Davies’in üzerinde durduğu “Büyük Rus Ulusu” ifadesi ve Sovyet siyasi haritasında Ukrayna Cumhuriyeti’nde kalan Kiev’in Merkez Komite’nin açıklamasında “Rus toprağı” olarak tanımlanması yeterince çarpıcıdır.Bu hususlar haricinde, Leh-Sovyet Harbi’ni kapsayan dönem içinde Kızıl Ordu’nun girdiği ve Rus nüfus barındırmayan bölgelerde dahi Rus dilini empoze etmesi dikkat çekicidir. Davies’ten alıntılayacağım bu paragraf, Ober Ost’un bölgeden çekilmesinden sonra Ruslar, Litvanyalılar ve Lehler arasında çatışmalara ev sahipliği yapan Wilno’nun (Vilnius) Leh orduları tarafından Bolşeviklerden alınmasına değiniyor.


Wilno’nun alınmasının ardından Leh kuvvetlerinin şehirde icra ettiği Nisan 1919 tarihli zafer geçidi.
Bu hususlar haricinde, Leh-Sovyet Harbi’ni kapsayan dönem içinde Kızıl Ordu’nun girdiği ve Rus nüfus barındırmayan bölgelerde dahi Rus dilini empoze etmesi dikkat çekicidir. Davies’ten alıntılayacağım bu paragraf, Ober Ost’un bölgeden çekilmesinden sonra Ruslar, Litvanyalılar ve Lehler arasında çatışmalara ev sahipliği yapan Wilno’nun (Vilnius) Leh orduları tarafından Bolşeviklerden alınmasına değiniyor: 
Wilno’nun tek öteki büyük topluluğu olan Yahudi nüfus bile Leh işgalini mutlulukla karşıladı. Polonya’ya karşı dostça duygular beslemeyen ve The Times gazetesindeki makaleleri “Leh Pogromları” hakkında korku uyandıran Britanyalı siyonist Isaac Cohen dahi daha sonra Wilnolu Yahudilerin Bolşeviklerin gidişinden oldukça memnun olduğunu kabul etti. Wilno’daki Yahudi cemaati oldukça muhafazakâr ve dindardı. Önemli sayılabilecek sayıda genç Yahudi Bolşeviklere katılmış olsa da, bunu aileleri ve halklarından feragât etme pahasına yapıyorlardı. Getto’nun çoğunluğu Bolşevik ateizmi, sınıf mücadelesi doktrini ve şehrin tek bir Rus sakini olmamasına rağmen zorunlu tutulan Rusça ve Ruslaştırma programı karşısında afallamıştı.(Davies, Norman, White Eagle — Red Star, The Polish-Soviet War 1919–1920 and The Miracle on the Vistula, Ekim 2003, s.60.)
Bolşeviklerin bu dönemdeki Ruslaştırma politikasının, Rus olmayan topraklarda Rus dilinin empoze edilmesindeki tezahürünün bir örneği de Semyon Budyonni’nin Birinci Süvari Ordusu’nun (Konarmiya) başarılı Kiev karşı taarruzunun ardından Kızıl Ordu’nun 1 Ağustos’ta Bug Nehri’ni aşarak Leh topraklarına girmesinde hayat bulmuştur. Davies, bu periyodu şöyle anlatıyor:
Kızıl Ordu, Bug Nehri’ni geçip sonunda Bolşevik liderlerin Leh olarak tanımlama eğiliminde oldukları topraklara ulaştığında siyasi kampanya hızla genişletildi. Bütün Kızıl Ordu birimlerinde özel “Sovyet Birimleri” oluşturuldu. Bu birimlerin görevi işgal edilen köyler, araziler ve fabrikaların her birinde komunist hücreler kurmaktı. İşgal edilen bütün köylere bir devrim komitesi (Revkom) kuruldu. Julian Marchlewski’ye (Moskova’nın Polonya’dan sorumlu Leh komunist lideri) bir komunist sistem okuşturmaya dair başlangıçtaki bu çabanın yıkıcı sonuçları oldu. [J. Marchlewski, Rosja proleteriacka a Polska burzuazjna, ‘Pisma Wybrane’ II, Varşova, (1956) ‘Historia Polski’ IV, pt.1, p.389′dan alıntılanmıştır.] Leh siviller için Kızıl Ordu’nun “özgürleştirmesi” geçmişte yaşanan sayısız işgallerden farksızdı. Revkom’lar Rusça ve Yidçenin Devrim Polonyası’nın resmi dili olması gerektiğini farz eden Ruslarca idare ediliyordu. Revkomlar, Leh siyasetinin en oportunist unsurlarını kendine çekti ve müteakiben Kızıl Ordu’nun çizmelerinde ilerleyen sivil, komunist otoritelerin kendilerini kontrol etme çabalarına direndi. (Davies, Norman, White Eagle — Red Star, The Polish-Soviet War 1919–1920 and The Miracle on the Vistula, Ekim 2003, s.185–186.)
Harici harpler karşısında ulusal birliği tek başına Marksist anlayışla harmanlamakta apaçık başarısız olan Bolşevikler, yukarıda 1920 Harbi bağlamında bir örneği sunulan ve özellikle Stalin döneminde zirve yapacak Rus milliyetçiliğine başvurmuş, içinde Rus nüfus barındırmayan Litvanya ve Polonya topraklarında dahi Rusçayı resmi dil kılmış, Bolşeviklerin teorik vaatleriyle çelişen bu pratik ve onun Sovyet basını, toplumu ve politikasındaki yansımalarını örtmek için basit uyarılar yeterli olmamış, bu uyarılar da, göstermelik bir “tasvip etmiyoruz” vitrininden başka bir anlam ifade etmemiştir.

-

Davies’in eserinden yapılan çeviri ve ilaveler: Selçuk Uygur

28 Eylül 2016 Çarşamba

Kayzer’in Ordusu’ndan Auschwitz’e — Willi Ermann

Birinci Dünya Savaşı esnasında vatanları için hayatlarını tehlikeye atan, 12.000'i bu uğurda hayatlarını kaybeden ve 35.000'i madalya almaya hak kazanan 100.000'in üzerinde Alman Yahudisinden bazılarının hayatlarını Auschwitz gibi toplama kamplarında trajik bir şekilde noktaladıklarını biliyor muydunuz?
Willi Ermann 1897 yılında Almanya’nın Saarbrücken kentinde Gustav ve Henriette Ermann’ın oğlu olarak dünyaya geldi. Babası Gustav, katılma kriterleri için uzun boy, iyi görünüm ve iyi bir at satın alabilecek durumda olmayı gerektiren Alman hafif süvari birliği “Ulan”lardan (Almanlar arasında yer etmiş bir iddiaya göre kelime, Türkçede “genç adam” anlamına gelen “oğlan” kelimesinden gelmektedir) yüksek rütbeyle emekli olmuştu. Kardeşleriyle birlikte at ve büyükbaş hayvan ticareti yapan Gustav’ın bunun yanı sıra bir örgü fabrikası ve tekstil ürünlerinin satıldığı bir işyeri bulunuyordu. Willi ve kardeşi Leo ise aileye gezici satış temsilcisi olarak katkı sağlamaktaydı.

Birinci Dünya Savaşı çıktığında Alman ordusunda silah altına alınan Willi savaş boyunca Batı Cephesi’ndeki bir piyade alayında çarpıştı ve harbi onbaşı rütbesiyle tamamladı.
Willi Ermann’ı I. Dünya Savaşı’nda Alman Kara Kuvvetleri mensubuyken üniformasıyla gösteren bir fotoğraf.
Willi savaşın ardından Else Mayer ile evlendi ve çiftin 1926 yılında Gustav ve Henriette Ermann’ın ilk torunları olan kızları Liselotte (Lilo) doğdu. O vakit ailenin neşe kaynağı olmuş olan Lilo’nun yüzlerce fotoğrafı ailenin mirasçıları tarafından saklanmakta, günlüğü ise Yad Vaşem’deki Holokost Müzesi’nde muhafaza edilmektedir.
Willi ve ailesi 1938 yılında, Kristallnacht’tan kısa bir süre önce Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi’nin Yahudilere karşı uyguladığı baskıların artmasıyla Almanya’yı terk edip, Willi’nin 20 yıl önce Alman bayrağı altında savaştığı, şimdi ise kendilerine mülteci olarak ev sahipliği yapacak olan Fransa’ya kaçıp Paris yakınlarındaki Chatenay Malabry’ye yerleşti.
Almanya’nın 1940 yılında Fransa’yı mağlup ve işgal etmesi üzerine Willi bir döşek fabrikasına çalışmaya gönderilirken, Else ise zorunlu işçiliğe tabi tutulan bir Yahudi kadın grubunun başına getirildi. Böylelikle “Nutzjuden”, yani “geçici olarak gereksinim duyulan Yahudiler” kategorisine alınan çift bir süreliğine toplama kamplarına nakledilmekten kurtulmuş oldu.
Fransız polisinin de katkılarıyla 1942 Temmuz’undan 1944′e kadar Fransa’daki 75.000 Yahudi Alman toplama kamplarına nakledildi. Bunlardan 23.000′i içlerinde birçok Alman Yahudisinin de bulunduğu, Avrupa’nın işgal altındaki çeşitli bölgelerinden Fransa’ya sığınan Yahudilerdi. Willi de 1943 Mart’ında tutuklanarak Drancy’ye, oradan ise öldürüleceği Auschwitz’e nakledildi.

Willi Ermann’ın Drancy’den Birkenau’ya naklini gösteren 53 No’lu konvoyun kaydı.
1000 kadar Yahudiyi Birkenau’ya taşıyan 23 Haziran 1943 tarihli konvoyun içinde 40 yaşındaki Else ve 17 yaşındaki Liselote Ermann da mevcuttu. Tren 25 Haziran’da Birkenau’ya vardı. Konvoydaki 418 Yahudi direkt gaz odalarına gönderilirken, 383 erkek 125858 ile 126240, 217 kadın ise 46753 ile 46537 rakamları arasında numarandırılarak kampın kışlasına yerleştirildi. Else ve Lilo, kamptaki ağır koşullar sebebiyle ya da gaz odalarında hayatlarını kaybetmiştir.
Willi’nin kardeşi Leo soykırımdan sağ kurtularak İsrail’e göç etmiş, aileye ait fotoğraflar Leo’nun kızları Mirjam Manojlowic, Shulamit Lindemann ve Hanna Finkelstein tarafından tedarik edilmiştir.
-
-
Çeviri: Selçuk Uygur

27 Eylül 2016 Salı

Hitler’in Gayrı Resmi Bir Konuşmadaki Tek Ses Kaydı — 1942 Tarihli Mannerheim Görüşmesi

1942 yılında gizlice alınan ses kaydı, Adolf Hitler’in Fin Mareşal Carl Gustaf Emil Mannerheim’la, Mannerheim’ın 75. doğumgünü vesilesiyle yaptığı görüşmesinin ilk 11 dakikasını barındırıyor. Hitler, söz konusu görüşme boyunca hiçbir zaman sesini yükseltmeyerek, Sovyetler Birliği’nin beklenmeyen ve ezici orandaki cephaneliği, Ruslarla savaşa sürüklendiği süreci ve harbin ilk iki yılına dair görüşlerini anlatıyor.
Fin radyo şirketi YLE’de görev yapan bir mühendis olan Thor Damen, Hitler ve Mannerheim’ın özel görüşmesinin ilk 11 dakikasını kayda almayı başarmıştı. Damen’in bunu gizlilikle icra etmesi gerekmişti, zira Hitler bizzat emir vermediği sürece görüşme ve konuşmalarının kayda alınması yasaktı. Damen, Mannerheim’ın doğumgününe istinaden yapılan resmi konuşmalar ile Mannerheim’ın teşekkürlerini kaydetmekle görevlendirilmiş, ve bu görev sebebiyle belirlenen vagonlara mikrofonlar yerleştirmişti.
Mannerheim ve misafirlerinin içinde mikrofon bulunmayan bir vagonu tercih etmeleri üzerine Damen hızla davranarak vagonun tam da Hitler ve Mannerheim’ın oturduğu tarafındaki camlarından birinin üzerinden bir mikrofon sarkıttı. Hitler’in korumalığını yapayan SS’lerin 11 dakika sonra camdan sarkan kabloları fark etmeleri üzerine Fin mühendisten kaydı derhal durdurması ve imha etmesi istendi. Fakat YLE’nin mühürlü bir kutuda tutmaya söz vermesi üzerine Finlerin kaydı tutmasına müsaade edildi. O vakit Fin devlet sansür ofisi Kustaa Vilkuna’ya teslim edilen kayıt, 1957 yılında yeniden YLE’ye iade edildi ve birkaç yıl sonra kamuyla paylaşıldı. Söz konusu kayıt, Hitler’in resmi olmayan bir üslupla konuştuğu tek ses kaydıdır. Aşağıda metin Türkçeye Almanca diyalogdan dinlenerek çevrilmiştir.

Şahsım tarafından Almanca aslından dinlenerek Türkçeye çevrilen bu kayda daha sonra Onur Yayla ve Ali Kaan Cerit’in yardımlarıyla altyazı eklenmiş ve video formatında sizlere sunulmuştur.
-

Hitler: … çok ciddi bir tehdit, belki de en ciddisi — tam boyutlarını ancak şimdi idrak edebiliyoruz. Bu devletin (SSCB) ne denli canavarca silahlandığını anlamamıştık.
Mannerheim: Hayır, bu kadarını düşünmemiştik.
Hitler: Hayır, ben de, hayır.
Mannerheim: Kış Savaşı esnasında — Kış Savaşı esnasında bunu aklımıza bile getirmemiştik. Elbette iyi silahlandıklarını biliyorduk…
Hitler: (Araya giriyor) Evet.
Mannerheim: Fakat, nasıl –aslında– ve şimdi bunca zamandır neler planladıklarına dair şüphe yok!
Hitler: Kesinlikle, ellerindeki silahlar insanın tahayyül edebileceğinden edilebileceğinden daha uçsuz bucaksız.
Eğer biri bana daha önce…
(Hitler’in konuşması kapının açılıp kapanma sesiyle kesiliyor.)
Eğer biri bana daha önce bir ulusun 35.000 tankla savaşa başlayabileceğini söylemiş olsa ona şöyle derdim: “Sen çıldırmışsın!”
Mannerheim: Otuz beş bin?
Hitler: Otuz beş bin panzer.
Arkadaki bir başka ses: Evet! Otuz beş bin!
Hitler: Şu ana kadar 34.000’den fazla fazla tank imha ettik. Eğer generallerimden birisi bana herhangi bir ulusun 35.000 tankı olduğunu söylemiş olsaydı ona şöyle derdim: “Siz, sevgili bayım (Mein Herr), her şeyi iki ya da on kez fazla görüyorsunuz. Bu çılgınlık; hayaletler görüyorsunuz.”
Bunun gerçek olabileceğine imkân vermezdim. Size daha önce elimize geçen fabrikalardan bahsettim, örneğin bunlardan biri Kramatorskaja’da. İki yıl önce sadece inşa halindeydi. Hiçbir şey bilmiyorduk. Ve söz konusu tesis bugün, ilk vardiyada 30.000’den, gün boyunca da 60.000’den fazla işçinin çalışabildiği bir tesis — tek bir tesis! Onu işgal ettik. Dev bir fabrika! İşçi sürüleri burada hayvanlar gibi yaşamış ve…
Arkadaki bir başka ses: Donetsk bölgesinde mi?
Hitler: Donetsk bölgesinde.
(Arkadan tabak ve bardakların şangırtısı geliyor.)
Mannerheim: Eğer silahlanmak için ellerinde neredeyse 20, 25 yıl bulunmuş olduğu göz önüne alınırsa…
Hitler: (Sessizce araya giriyor) İnanılmaz.
Mannerheim: Ve her şeyi, her şeyi silahlanmaya harcamışlar.
Hitler: Sadece silahlanmaya.
Mannerheim: Sadece silahlanmaya!
Hitler: (İçini çekiyor) Daha önce başkanınıza (Ryti) söylediğim gibi, bununla ilgili bir fikrim yoktu. Eğer olsaydı, her şey benim için daha zor olurdu, fakat yine de her şekilde istila kararını almak zorunda kalırdım, çünkü başka bir seçenek yoktu. Daha 1939/40 kışında savaşın başlamak zorunda olduğu kesinleşmişti. Fakat üzerimde Batı’nın kabus gibi (Alpdruck) baskısı vardı. Çünkü iki cepheli bir savaş çöküşümüz olur, belimizi kırardı. Aslında batı seferini 1939 sonbaharında gerçekleştirmek istemiştim, fakat tecrübe ettiğimiz kötü havalar bize engel oldu. Bütün teçhizatımız, biliyorsunuz, tamamen iyi havalarda kullanılabilecek teçhizat. Oldukça iyi olsalar da, maalesef sadece iyi havalar için tasarlanmışlar. Bunu harpte gördük. Silahlarımız batı için yapılmıştı (zugeschnitten), ve hepimiz şöyle düşünmüştük, ki bu o zamana kadar doğruydu, tarihin ilk zamanlarından beri görüş şuydu: Kış vakti savaş icra edemezsin.

Elimizde kendi tanklarımız vardı, fakat örneğin onları kış savaşına hazırlayacak testlerden geçmemişlerdi. Aksine, kış vakti savaşın imkânsız olduğunu kanıtlamak için denemeler yaptık. Bu (Sovyetler’inkine nazaran) farklı bir başlangıç noktasıydı. 1939 sonbaharında soruyla yüz yüze geldik. Taarruz etmeyi çok istiyor ve Fransa’yı altı haftada bozguna uğratabileceğimize kesinlikle inanıyordum. Lâkin harekete geçip geçemeyeceğimiz sorusuyla yüz yüzeydik — sürekli yağmur yağıyordu. Fransız arazisini bizzat oldukça iyi biliyordum ve pek çok generalimin görüşlerini de göz ardı edemezdim, eğer o vakit taarruz etseydik muhtemelen sahip olduğumuz tank (Panzerwaffe) ve hava kuvvetleri yağmur sebebiyle asıl taarruzda oldukları kadar etkili olamazlardı.

Hitler’in Mannerheim’la yaptığı söz konusu görüşmeden bir kare.

Kuzey Fransa’yı bizzat bilirim. Biliyorsunuz, I. Dünya Savaşı’nda dört yıl görev yaptım. Ve böylece erteleme gerçekleşti. Fransa’yı 1939 yılında saf dışı etmiş olsaydım dünya tarihi değişirdi. Fakat 1940’a kadar beklemek zorundaydım ve maalesef taarruza geçmek mayıstan önce mümkün olmadı. 10 Mayıs havaların düzeldiği ilk gündü ve 10 Mayıs’ta derhal taarruza geçtim. 8 Mayıs’ta 10 Mayıs’ta taarruza geçilmesine dair emir verdim. Ve ardından tümenlerimizin batıdan doğuya nakledileceği dev transferi icra etmek durumundaydık. (İlk işgaller?..) — ardından da Norveç’teki görevimiz vardı — aynı zamanda –bugün açıkça söyleyebilirim ki– feci bir talihsizlikle, yani İtalya’nın zayıflığıyla yüz yüzeydik. İlki sebebiyle, Kuzey Afrika’daki durum, ardından, ikinci olarak Arnavutluk ve Yunanistan’daki durum — çok büyük bir talihsizlik. Yardım etmek durumundaydık. Bu bizim için bir kalemde hava kuvvetlerimizi ve tank kuvvetlerimizi bölmek anlamına geliyordu ki, o vakit aynı zamanda doğudaki tank kolumuzu tertipliyorduk. Tek bir kalemde iki tümen, iki tam tümeni vermek durumunda kaldık ki, daha sonra buna üçüncüsü de eklendi. Ve sürekli, oldukça ağır kayıpların yerine yenilerini koymamız gerekiyordu. Çöldeki çarpışmalar kanlıydı. Doğal olarak bu kuvvetlere doğuda ihtiyacımız vardı. Görüyorsunuz, bunların hepsinden kaçınılabilirdi.

O zamanlar Molotov’la (Sovyet Dışişleri Bakanı) bir görüşmem oldu, ve Molotov’un o görüşmeden savaş kararıyla ayrıldığı mütemadiyen kesindi. Ve Molotov’u, eğer mümkünse, ondan önce davranma kararıyla gönderdim. Çünkü o adamın talepleri sonunda Avrupa’ya hükmetme gayesi taşıyordu. (Burada fısıldıyor.) Daha 1940 sonbaharında tekrar tekrar şu soruyla karşı karşıya kaldık, Sovyetlerle kopmayı göz önüne almalı mıyız? O zamanlar, Fin hükümetine müzakere etmesini, zaman kazanmasını ve bu hususta ağır davranmasını salık verdim — çünkü her zaman Rusya’nın sonbaharın ilerleyen zamanlarında aniden Romanya’ya saldırarak petrol kuyularını ele geçireceğinden ve bizim de 1940 sonbaharının o dönemlerinde hazır olmayacağımızdan korkuyordum. Rusya eğer Romen petrollerini almış olsaydı Almanya’nın işi biterdi. Bu meseleyi halletmek için 60 Rus tümeni kâfi olurdu.

Elbette o zamanlar Romanya’da kayda değer bir görev gücümüz yoktu. Romen hükümeti yalnızca son zamanlarda yüzünü bize döndü ve o vakit orada bulundurduğumuz kuvvet ciddiye alınabilecek gibi değildi. Rusların sadece petrol kuyularını işgal etmeleri yeterli olurdu. Elbette, elimizdeki silahlarla eylül ya da ekimde bir savaş başlatamazdım. Bu söz konusu olamazdı. Doğal olarak birliklerimizin doğuya nakil süreci henüz yeterince ilerlememişti. Batıdaki birliklerin öncelikle tertiplenmeleri gerekiyordu.

Günümüzde müze olarak kullanılan, Helsinki’deki görüşmenin gerçekleştiği vagon.

İlk önce silahlarla ilgilenmek durumundaydık, çünkü batıdaki seferde bizim de kayıplarımız olmuştu. 1941 baharından önce taarruza geçmemiz imkânsızdı. Ve eğer Ruslar o vakit, 1940 sonbaharında Romanya’yı işgal ederek petrol kuyularını almış olsalardı, 1941 yılında durumumuz umutsuz olurdu.
Arkadaki bir başka ses: Petrol olmadan…
Hitler: (Araya giriyor) Üretimimiz muazzamdı: Lâkin, hava kuvvetleri ve Panzer tümenlerinin ihtiyaçları gerçekten devasa. Yaptıkları tüketim tahayyülün ötesinde. 4.5 milyon tonluk ilave Romen petrolü olmadan savaşı icra edemezdik ve bu benim en büyük korkumdu. Dolayısıyla, Moskova’nın bu taleplerine karşı çıkabileceğimiz kadar güçlenene dek müzakereleri uzatmaya çabaladım. Talepleri düpedüz şantajdı, Ruslar çaresiz olduğumuzu, ellerimizin batıda bağlı olduğunu biliyorlardı ve bizden her şeyi gasp edebilirlerdi. Ancak Berlin’e geldiğinde, Molotov’a taleplerinin, ardı arkası kesilmeyen taleplerinin bizim açımızdan kabul edilemez olduğunu söyleyebildim. Bununla beraber o sabah müzakereler aniden sona erdi.

Müzakere edilen dört husus vardı, bunlardan biri Finlandiya’yı kapsıyordu, “Kendilerini Fin tehdidinden koruma özgürlüğü,” demişti. Ben de ona, “Bana gerçekten Finlandiya’nın sizi tehdit ettiğini mi söylüyorsunuz!” dedim. Fakat o, Finlandiya’da Sovyetler Birliği’nin dostlarına karşı hareket edildiğini, onlara devamlı olarak zulmedildiğini ve bir Büyük Güç’ün varlığının küçük bir devlet tarafından tehdit edilmesini kabul edemeyeceğini söyledi. Ben de ona, “Varlığınız Finlandiya tarafından tehdit ediliyor, öyle mi?” dedim.

Hitler’in Mannerheim’a aktardığı, 12–13 Kasım 1940 tarihli Hitler-Molotov görüşmelerinden kalmış bir fotoğraf. Sovyetlerin Türkiye’deki taleplerini de kapsayan görüşmelerle ilgili daha detaylı bilgi için bakınız: Ian Kershaw, "Hitler".


Mannerheim: (Araya giriyor) Gülünç!
Hitler: “Varlığınız Finlandiya tarafından mı tehdit ediliyor?” Dediğine göre ayrıca bir büyük güce karşı ahlaki tehdit söz konusuydu ve Finlandiya’nın yaptığı, onların ahlaki varlığına karşı bir tehditti. Ardından ona Baltık bölgesinde çıkacak bir başka savaşa seyirci kalmayı kabul edemeyeceğimizi söyledim. Yanıt olarak bana Romanya’daki pozisyonumuzu nasıl gördüğümüzü sordu.
Biliyorsunuz, onlara (Romanya) bir garanti vermiştik. Bu garantinin Rusya söz konusu olduğunda da geçerli olup olmadığını sordu. Ve o vakit ona: “Size karşı olduğunu düşünmüyorum, çünkü Romanya’ya saldırma eğiliminiz olduğunu düşünmüyorum. Beserabya’nın sizin olduğunu her zaman vurguladınız, fakat hiçbir zaman Romanya’ya saldırmak istediğinizi söylemediniz!” dedim.
“Evet,” dedi, fakat daha açık bir şekilde bu garantinin… (Kapı açılıyor ve kayıt sona eriyor.)
-
Çeviri: Selçuk Uygur

25 Eylül 2016 Pazar

Bulge Muharebesi’nde Çarpışmış Bir Waffen-SS Gazisinden Steven Spielberg’e “Er Ryan’ı Kurtarmak” Filmi Hakkında Bir Mektup

Hans Schmidt, 24 Nisan 1927′de, o vakit Versay Anlaşması gereği Fransa ve Almanya arasındaki BM yönetiminde bulunan ve daha sonra referandumla 1935 yılında Almanya’ya katılacak olan Saar bölgesinde doğdu. Çocukluğu esnasında Hitler Jugend’e üye olan Schmidt, II. Dünya Savaşı’nın Almanya için kötü gitmeye başlamasından dolayı askere alım (conscript-Wehrmacht) ve gönüllülük/freiwilligen (Waffen-SS) yaşlarının düşmesinden yararlanarak 1943 yılında 16 yaşındayken Waffen-SS’e katıldı. Adolf Hitler’in şahsi muhafızlarından oluşan seçkin SS. Leibstandarte Adolf Hitler Tümeni’nde onbaşılık yapan Schmidt, Bulge Muharebesi ile Macaristan ve Avusturya cephelerinde görev yaparak iki kez yaralandı. 1947 yılında Almanya’yı terk ederek Amerika’ya yerleşen Waffen-SS gazisi 1955 yılında ABD vatandaşı oldu. 1983 yılında 52 milyon Alman asıllı Amerikalıyı temsil etme iddiasıyla German-American National Political Action Committee (GANPAC)’ı kuran Schmidt, daha sonra uzun yıllar kurumun dergisi olan GANPAC Brief’ı yayınladı. Anti-semitist olarak sıfatlandırılan ve çalıştığı kurumlar pek çok kez saldırıya uğrayan Scmidt, 16 yaşında katıldığı II. Dünya Savaşı’nı kendi gözlerinden anlattığı SS Panzergrenadier: A true story of World War II (2002) isimli otobiyografik eserini yazmasının ardından 30 Mayıs 2010′da hayatını kaybetti.

Hans Schmidt 1943 yılında, 16 yaşındayken.
***
Mr. Steven Spielberg
Dreamworks Productions
10 Universal City Plaza
N. Hollywood, Calif. 91609
Sayın Bay Spielberg,
Waffen SS’in iki kez yaralanmış ve Bulge Muharebesi’ne katılmış, Macaristan ve Avusturya’da çarpışmış bir gazisi olarak, filminiz “Er Ryan’ı Kurtarmak” hakkında eleştiri yapmama müsaade ediniz.
Bu başarılı ve etkleyici diyebileceğimiz filminiz hakkında birçok yorum okudum. Umarım filminizi bir Alman ve Alman-Amerikan bakış açısından eleştirmemde sakınca yoktur.
İlk olarak, filmin başındaki Omaha Plajı’nın istilasıyla ilgili sahneler hakkında yorum yapamayacağım çünkü orada değildim. Ancak söylemeliyim ki muharebe sahneleri gerçekçi değildi.
Filminizde orijinal Alman ekipmanlarının benzerlerini kullanmak için çaba sarf etmişsiniz. Bu ekipmanlar arasında SPW (Schützenpanzerwagen), MG-42 ve Kettenkrad’da vardı.
Normandiya’daki bunkerler içerisindeki Wehrmacht askerleri iyi resmedilmemişti. Ayrıca filmin sonundaki sokak çatışmasındaki Waffen-SS askerleri gerçek dışı bir görünüme sahiptiler.
Muharebe sahnelerindeki yapmacıklık hakkında söylemek istediğim şey şu; Waffen SS askerleri sizin onları “Er Ryan”da resmettiğiniz gibi değillerdi.
Savaş esnasında Amerikan ve Rus piyadelerinin tanklarına yapışmış vaziyette hatlarımıza hücum ettiklerine şahit oldum ancak Waffen SS bunu yapmazdı.(Bulge Muharebesi’nde gördüğüm ilk Amerikalılar patlamış bir zırhlı aracın etrafındaki bir düzine ölü askerdi.)
Ayrıca filmdeki Alman askerleri ya dazlaktı ya da saçları çok kısa kesilmişti ki bu gerçekle tamamen zıt bir görüntü. Galiba Waffen SS ‘i Rus ordusuyla karıştırdınız. Belki de Yahudilik damarınız tuttu ve günümüzün ırkçı dazlaklarıyla Waffen SS ve III. Reich’in diğer askerleri arasında bir bağ kurmaya çalıştınız.
Ayrıca, benim birliğimi gösterdiğiniz bölümde askerlerin yaşlı adamlar yerine 18–19 yaşlarında çocuklar olması gerekiyordu. Caen bölgesinde savaşan kahraman Hitlerjugend Tümeni’nin subayları ile birlikte yaş ortalaması sadece 19’du!
Ayrıca, Amerikalı askerin Alman esirlere Davut yıldızlı Yahudi kolyesini gösterip “Ich jude! Ich jude! (Ben Yahudiyim!)” dediği sahne komik olamayacak kadar abartılıydı.
Böyle bir olay gerçekten olsaydı Alman askerlerinin birbirlerine ne söyleyebileceklerini size söyleyeyim: “Bu herif kafayı yemiş (That guy is nuts).”

Schmidt’in 2002 yılında kaleme aldığı otobiyografik eseri.
Gördüğüm kadarıyla II. Dünya Savaşı’ndaki ortalama bir Alman askeri için karşısındaki düşmanın ırkı, dili, rengi veya dininin önemli olmadığını bilmiyorsunuz. Alman askeri bunu ne bilirdi ne de önemserdi.
Ayrıca filmin açılış sahnesinde, mezarlıkta bir sürü Hristiyan haçının ortasındaki tek başına duran Yahudi yıldızını göstererek büyük bir karar hatası yapmışsınız.
Sizin burda vermek istediğiniz mesajı anladım ancak filmi izleyen herkes Davut yıldızını gördükten sonra yüzlerce haç arasında “Bir Davut yıldızı daha var mı?” diye sorup mezarlığı taramaya başlıyor.
Aslında siz bu sorunun cevabı biliyorsunuz. Bu sahnede vermeye çalıştığınız mesajın etkisi maalesef ters tepti. Bu sahne, II. Dünya Savaşı’nda Yahudilerin nüfuslarına oranla büyük katılımda bulunup gönüllü oldukları ve canlarını verdikleri iddiasını çürütüyor.
General Patton’un gömüldüğü Lüxemburg mezarlığına gittim ve kaç Yahudi yıldızı var diye saydım. Bir tane bile Yahudi yıldızı olmaması beni şok etti.
Aynı şey I. Dünya Savaşı’ndaki Alman ordusu için de geçerli. Her zaman, “12.000 Yahudi Almanya için kendini feda etti,” denir. Böylece aslında yüksek olmayan genel Yahudi katılımı yüksek gösterilmeye çalışılır. Belki de bu “12.000 lafı”nın manası şudur: “Biz üzerimize düşeni yaptık.”
II. Dünya Savaşı sırasında Amerikan halkının %25’i kendini Alman-Amerikan olarak tanımlıyordu. Savaş sırasında bu vatansever Alman-Amerikalılar orduya katıldılar. Ordunun genel mevcudundaki oranları, nüfusun geneline kıyasla ya eşitti ya da daha fazlaydı.
Ama filmde Amerikan askerleri arasında bir tane bile Alman ismi duymadık. Nimitz, Arnold, Spaatz ve hatta Eisenhower isimlerini unuttunuz mu yoksa? Belki filmdeki Pennsylvanialı Yüzbaşı Miller’in ismi sonradan İngilizleşmiş bir Alman ismidir. Gördüğüm kadarıyla Alman ismilerinin eksikliğinin sebebi günümüzde Beyaz Saray’daki katıldığınız devlet yemeklerinde çok az Alman isimli şahıs olmasından kaynaklanıyor.
Belki de bazı insanlar “Goldberg, Silverstein, Rosenthal ve Spielberg” gibi Almanca isimlere benzeyen isimlerin Alman-Amerikanları temsil etmek için yeterli olduğunu düşünüyordur.
Son eleştirim ise filmde çatışma ardından yakalanan Almanların hemen infaz edilmeleriydi. Amerikan II. Dünya Savaşı literatüründe bu tip olayların anlatıldığından daha çok yaşandığı belirtiliyor. Uluslararası yasalara aykırı olan bu tip davranışların genelde tek özrü “az önce çok sevdiği bir arkadaşının Almanlar tarafından öldürülmesi”ydi. Bu tip bir olayın ardından işlenen savaş suçları anlaşılabilir ve affedilebilir şeylerdi. Filminizde bu şekilde davranmayan ve silahını bırakan askerleri vurmayan bir asker (Onbaşı Upham) korkak olarak lanse ediliyor ve öyle gösteriliyor.
Eski bir Alman askeri olarak söylemeliyim ki bizim aramızda böyle alışkanlıklar yoktu, nasıl diyelim, bunlar Aryan olmayan davranışlar. Ocak 1945’de sert bir çarpışmanın ardından 10 Amerikan askeriyle beraber oturduğumuzu hatırlarım. Amerikalılar kendilerine yaptığımız muamele karşısında çok şaşırmışlardı.
Sebebini merak ediyorsanız söyleyeyim. Bizim ülkemizde düşman karşıtı nefret propagandası yapılmıyordu. Ama Amerikalı ve İngiliz askerlerin çoğunun savaşma istekleri sizin gibi yönetmenler tarafından çekilen Alman karşıtı savaş filmlerinden kaynaklanıyordu.
(Bu arada hatırlatırım. O dönemlerde UFA stüdyolarında tek bir Yahudi yönetmen olmamasına rağmen tek bir Amerikan karşıtı film izlemedim.)
Saygılarımla,
Hans Schmidt
P.O. Box 11124
Pensacola, Florida 32524–1124
***
Çeviri: Selçuk Uygur
-
Not: Şahsımın konu hakkındaki görüşlerini yansıtmayan ve şimdiki versiyonunda bir takım düzeltme ve iyileştirmeler yaptığım söz konusu mektubun çevirisini 2000′li yılların başında “axisturkey.com” isimli II. Dünya Savaşı forumlarındaki bir arkadaşla birlikte yapmıştık. Aradan 10 yılı aşkın süre geçmiş olduğundan ötürü rumuzunu hatırlayamadığımdan maalesef çeviriye adını ekleyemedim. Ancak hoş bir tesadüf sonucu buraya denk gelirse, hakkını teslim edebilmek adına benimle iletişime geçmesini isterim.

24 Eylül 2016 Cumartesi

Türkistan SS Lejyonu ve Enver Paşa'nın Yaverliğini Yapmış Müslüman Komutanı Albay Wilhelm Hintersatz

Twitter’da paylaştığım, Waffen-SS’in Türk Lejyonu Osttürkishcher Waffen-Verband Der SS imamı Yüzbaşı Nurettin’in, birliğin o dönemde başında bulunan Alman albaya namaz kıldırdığı görülen film kaydı çokça ilgi ve soruya vesile oldu. Bu sebepten bu yazıda iki konuya değineceğim. Birincisi Osttürkischer Waffen-Verband Der SS’in tarihçesine eğileceğiz. İkincisi ise, kayıtta namaz kılarken görülen, Harun-el-Reşit Bey adıyla da bilinen ve Birinci Dünya Savaşı’nda Enver Paşa’nın emir subaylığını yapmasını müteakiben Müslüman olan kayıttaki Albay Wilhelm Hintersatz’ın hayatına göz atacağız.

Osttürkischer Waffen-Verband der SS, yani, Doğu Türkleri Birliği, 1944 yılında 1. Ostmuselmanisches SS-Regiment yani Doğu Müslümanları SS Alayı adı altında, daha sonra bir tümene dönüştürülme maksadıyla (Muselmanischen SS-Division Neu Türkistan – Doğu Türkistan Müslüman SS Tümeni), Kudüs Müftüsü Emin El Hüseyni’nin desteğiyle kuruldu. Birliğin unsurları, Alman Kara Kuvvetleri Heer’e bağlı olan 450. 480 ve I/94 Türk taburlarından, Kızıl Ordu’dayken ele geçirilen savaş esirlerinden ve Almanya’ya çalışmaya gönderilen kişilerden oluşuyordu.

Birlik 1944 Şubat’ında Belarus’a nakledildi ve anti-partizan harekâtlarında kullanılmak üzere eğitim gördü. Birlikteki bazı sorunlu unsurların isyana karışması üzerine SS-Hauptsturmführer (Yüzbaşı) Billig’in meseleyi 78 şüpheliyi infaz ederek çözmeye çalışmasını müteakiben görevden alındı. Bunun ardından Polonya’ya gönderilen birlik, İngilizlerin “notorious” kelimesiyle tanımlayabileceği türden, acımasızlığıyla ünlü SS alayı SS-Regiment Dirlewanger’in emrine verilerek Polonyalı direnişçilerden oluşan Armia Krajowa’yla mücadele etti.

1944 sonbaharındaki isyanı bastırmaya yardımcı olmak üzere Slovakya’ya gönderildi ve orada Osstürkischen Waffen-Verbande der SS adıyla yeniden organize edildi. Alman ordusunun bütün cephelerde çökmesi ve savaşın sonuna yaklaşılması üzerine 1944 Aralık’ında 450-500 kadar firara sahne olduysa da, bu firarilerden 300 kadarı daha sonra birliğe geri döndü.

Birliğin unsurları arasında bulunan Azerbaycan alayı 30 Aralık 1944’te Kaukasischer Waffen-Verband der SS, yani Kafkaslar Waffen-SS Birliği’ne transfer edildi. Azerbaycan askerlerinin birlikten alınması sonucu oluşan adam açığının kapatılması için tasfiye edilen Waffen-Gebirgs-Brigade der SS (Tatar Nr. 1) yani Tatar Waffen-SS Dağcı Alayı’nın bazı askerleri de Osstürkischen Waffen-Verbande der SS’e transfer oldu. Birlik daha sonra savaşın sonuna kadar ikâmet edeceği Avusturya’ya gönderildi (Waffen-Gruppe Kırım ile Waffen-Gruppe Idel-Iral’ın bazı unsurları Kuzey İtalya’ya nakledilmiş ve savaşı orada tamamlamıştır).

Birliğin Komutanları

SS-Obersturmbannführer Andreas Meyer-Mader (? Ocak 1944 – ? Mart 1944)
SS-Hauptsturmführer Billig (29 Mart 1944 – 5 Nisan 1944)
SS-Hauptsturmführer Hermann (27 Nisan 1944 – 2 Mayıs 1944)
SS-Sturmbannführer der Reserve Franz Liebermann (? Haziran 1944 – 11 Temmuz 1944)
SS-Sturmbannführer der Reserve Franz Liebermann (29 Temmuz 1944 – 30 Ağustos 1944)
SS-Haupsturmführer Reiner Olzscha (? Eylül 1944 - ? Ekim 1944)
SS-Standartenführer Harun-El-Reşit Bey (? Ekim 1944 - ? Mayıs 1945)
SS-Hauptsturmführer Fürst (? Ocak 1945 - ? Mayıs 1945 [Slovakya’daki unsurların CO’su])

İnsan Gücü

Ocak – Şubat 1944: 3.000
Mart – Mayıs 1944: 3.500
Haziran – Eylül 1944: 4.000
Ekim 1944 – Ocak 1945: 5.000
Şubat – Mayıs 1945: 8.500

Muharebe Düzeni

Waffen-Gruppe Türkistan
Waffen-Gruppe Idel-Ural
Waffen-Gruppe Azerbaycan
Waffen-Gruppe Kırım

Birliğin Kol Bandı

Waffen-SS Birliklerine has bir uygulama olan gereği birlik mensuplarının kullandığı kol bandı.

Birliğin Yaka Sembolü



Birliğin yaka sembolünün Türklerin milli simgesi olan “Kurt” olması onaylanmışsa da, savaş sürerken hizmete girip girmediği teyit edilememiştir.

Albay Wilhelm Hintersatz - Harun El Reşit Bey

(1933-34 yılları arasında çekilen fotoğrafında Hintersatz, Osmanlı “Miralay” üniformasıyla, yakasında Osmanlı’nın 2. Sınıf Mecidi ve Fin Beyaz Gül nişanlarıyla, göğsünde ise I. Dünya Savaşı’nda kazandığı madalyalarla görülüyor. Osmanlı’da yüzbaşı rütbesiyle görev yapmış olan Hintersatz’ın “Miralay” üniformasıyla fotoğraf çektirmesi gösteriş sebebiyle değilse, o tarihlerde Alman hükümeti tarafından Türk ordusuna danışman olarak gönderilme ihtimalini akla getirmektedir.)

26 Mayıs 1886’da Avusturya’da Katolik bir ailede doğdu. Piyade subayı oldu ve Kaiserliche und Königliche Army yani Avusturya-Macaristan Ordusu’nun 48. Piyade Alayı’nda hizmet verdi. 15 Şubat 1905’te teğmen, 17 Şubat 1914’te üsteğmen ve 18 Haziran 1915’te yüzbaşı oldu. I. Dünya Savaşı’nda son derece aktif bir şekilde görev yaptı. Kısa bir havacılık eğitiminin ardından 1916-17 arasında III. Kolordu’ya atandı ve Finlandiya’nın Rusya’dan bağımsızlığına kavuşmasıyla sonuçlanan askeri sürece katkı sağladı. 1917’de Osmanlı İmparatorluğu’na gönderilen bir Alman heyetinde yer aldı ve Enver Paşa’nın emir subayı oldu. 1919 yılında Müslüman olup ismini “Harun El Reşit Hintersatz” olarak değiştirdi. Almanya’nın Birinci Dünya Savaşı’nı kaybetmesi üzerine Almanya ve Ober Ost’un elinde bulunan Doğu Avrupa topraklarında komünistlerle çarpışan gönüllülerden müştekkil bağımsız birlikler olan Freikorps’a katıldı.

İkinci Dünya Savaşı’nın 1939-44 yılları arasında Wehrmacht’ta görev yaptı ve 30 Haziran 1944’te S 496.147 no’yla SS’e katıldı (Hintersatz hiçbir vakit NSDAP üyesi olmadı). Aralık ayının sonlarında ise Obersturmführer Gulam Alimowem’in başlarında olduğu 300 kadar askerin firar etmesi üzerine Slovakya’da geri hizmete alındı.

Fotoğrafta Görülen ve Hintersatz’ın Kariyeri Boyunca Ödüllendirildiği Madalyalar

II. Sınıf Demir Haç Nişanı (1914)
I. Sınıf Demir Haç Nişanı (1915) 

Hintersatz’ın Kaleme Aldığı Eserler

Marschall Liman von Sanders Pascha und sein Werk. R. Eisenschmidt. Berlin. 1932.
Schwarz oder Weiß? Joh. Kasper & Co. Berlin. 1940. 289 S.
Achtung! Erdstrahlen sind Gefahr für Mensch, Tier und Pflanzenhaltung! Die Wünschelrute warnt! Eisenschmidt. Wiesbaden. Berlin. 1952.
Aus Orient und Occident – Ein Mosaik aus buntem Erleben. Deutscher Heimat-Verlag. Bielefeld. 1954

Kaynaklar

Türkistan Lejyonu için yararlanılan kaynak.
Albay Hintersatz için yararlanılan kaynak.

-

Selçuk Uygur